HIRLI : BÖLÜM 2

Daha kapıdan girerken elleri titremeye başlamıştı. Biraz fazla şımarık davranmış ve halsizliğini umursamamıştı. “İrademi yitiriyorum galiba” diye söylendi. Han yarı yarıya doluydu; başkaları da gelip sıra yaratmadan, hemen yiyeceklerin dağıtıldığı kısmına giderek kendisine birkaç etli börek ve sıcak çay aldı.

Çizim: Enver Gökhan Altun

Ancak elleri bu sıcacık besinlerle dolduktan sonra kendisine oturabileceği bir masa aramaya başlamıştı. Nihayet bir yer bulduğundaysa bir yandan önündekileri ağır ağır yiyip bir yandan da etraftaki konuşmalara kulak kabarttı.

“Evlat, Kasaba’da bulabileceğin en harika masalar burada” diyordu arka masadaki birisi. Sesini azıcık alçaltarak “Sadece güven değil, kalite de bulabilirsin bu handa” diye de ekledi. Soylu, ince bir çocuk sesi cevap verdi: “Ama efendim, burada başka bir çocuk görmedim hiç. Kimse oyun oynamıyorsa nasıl sevebilirim?”

Burası, botlarını yurdu bellemişlerin memleketi” diye içinden geçirdi Feroand. Belli ki çocuk ilk defa Kasaba’ya geliyordu ve özgür topraklarda insanların nasıl yaşadığını anlayamıyordu. Üzerine fazla düşünmeden başka sohbetlere yöneldi. Hemen herkes yiyeceklerden, havadan, artık yaşlandıklarından ve diğer günlük şeylerden bahsediyor gibiydi. Hiç birisi Feroand’ın işine yaramazdı. Fakat, kulaklarının az önce yakaladığı bir sohbet dikkatini çekmişti.

“Bil’mezsin! Asker’n paralısına gü’en olmaz. Dese ne oluur, demese ne-olur?” Kadın, taşralı boğukluğuyla yuvarlıyordu kelimeleri. Ona, ilkiyle hiç yakışmayan durulukta ikinci bir ses cevap verdi: “O dallamalar, Baronları ruhlarını korku ve tehditle titrettiği için bir halta yaramazlar zaten. Ama, asıl olay askerler değil. Dinle şimdi; bunların arasına bir söylenti sızdırmışlar. Güya Baron, emirlerinden çıkan askerleri alıkoyup, kendi manyak deneyleri için kullanıyormuş. Bir kısmını da Björgan  yapıyormuş. O özel birliğin nereden geldiğini bu yüzden kimse bilmiyormuş ve askerleri hiç yaşlanmıyormuş. Kimileri, hatıralarının Baron tarafından emildiğini ve onun bu sayede tüm köylü söylentilerini dahi bilebildiği bile söylüyor! SAÇMA! Baron da altı üstü bir insan. Bu ürkütücü dedikoduları, askerlere o yaymış olmalı. Sonuçta, insan olsa da dahi bir insan O.”

“Hah!dedi Feroand, alay edercesine. Sesi mürekkep yalamış gibi çıkan herifin ezberden konuştuğunu düşünmüştü. Sözleri, Baron tarafından gönderilmiş bir ajanmışçasına fanatikçeydi.

Tok bir başka ses öfkeyle cevap verdi: “Ben inanıyorum. Alayımıza musallat olan bu illet, o Baron denen kancığın başının altından çıkma!” Bu seferki yan masadan bir kadına aitti. Arkasını dönüp tartışmaya hiddetle dalıvermişti.

Feroand daha fazla dinleme gereği duymadı. Zaten bütünüyle bildiği şeylerden bahsediyorlardı. Üstelik, tartışmaları onu rahatsız eden yerlere kaymıştı ve kendisine bulaşmasını istemiyordu. Başını duvarları donatan pencerelere hiddetle çeviriverdi.

“Ne o, artık bizi tanımamazlıktan mı geliyorsun evlat?” Arkasından kendisine seslenen bu sıcak sesi ilk anda tanıyamadı. Konuşana bakmak için dönmüştü ki kendisine gülümseyen Raxyn’i gördü. Eski işverenini… Feroand da ona gülümseyerek cevap verdi: “Olur mu öyle şey dostum. Sadece, suratındaki kırışıklıkları saymaktan yorulan gözlerimi dinlendiriyordum.”

Raxyn de masasına katıldı ve iki eski dost bir süre havadan sudan konuştular. Raxyn, Kasaba’ya isim vermek isteyen çılgınların çıktığından bahsediyordu. Tüm tutuculuğuyla, bir adı olursa eğer Kasaba’nın sınırlandırılıp yönetilebileceğini fakat şu anda özgür olduklarını savunuyordu. Feroand ise yaşlı dostunun kalbini kırmamak için bu konuda sessiz kalıp sadece gönülsüzce onaylamakla kalmıştı. Ardından, Kasaba’daki diğer olaylardan ve değişikliklerden söz açıldı.

“Şu dış çepere yapılan tıraşlama da neyin nesi Raxyn? Yüz metre açığa kadar kesmişler neredeyse ormanı?” diye sordu Feroand. Raxyn karanlık bir yüzle cevap verdi: “Ormanda bir şeyler olduğunu düşünüyorlar. Bir takım olaylar ve bir takım ‘şey’ler. Bilirsin. Fakat bu seferki birkaç manyağın safsatası değil. Kaybolanlar oldu. Hem insanlardan hem de hayvanlardan. Bırak kaçakçıları, Baron’un kuklasına dönüşen cafcaflı soyguncu tayfası bile pek dolanmıyor orada. Hatta Björganlar bile! Kasaba’ya görüş alanı yaratmayı düşünüyorlar ve gönüllü bulmakta hiç zorlanmıyorlar. Anlarsın ya? Bir çok odakçıları var, böylece hızlı örgütlenip kimin ne yapacağını belirliyorlar. Ah, bilirsin, patron gibi değil. Anladın mı? Eski usul. Kasaba’nın kuruluş zamanlarındaki gibi…” Feroand gerçek düşüncelerini taşıyamayacak kadar cılız bir sesle karşılık verdi: “Bana ne yapacağımı söyleyen birisinin olmasını istemezdim. Bu çağda kim ona bir şeylerin işaret edilmesine ihtiyaç duyar ki. Yazık.”

“Evet, evet. Biliyorsun, ben de hep diyorum. Bu saçmalıkların Baron’un önce hasta , sonra da tedaviyle kendisine kul köle ettiği o tayfanınkinden farkı yok. İkisi de korkudan titriyor ve çözüm için bir başkasına yumuluyor.” Raxyn’in bu sözleri, Feroand’ın yüzünü düşürmüştü. Onun kaçan neşesini gören Raxyn, bütün anaçlığıyla onun eldivenli elini avucuna aldı. “Neler oldu kuzum? Neden rengin soldu? Anlat haydi bana.”

Feroand, ağız aramaya karar verdi. Bu kasabada her şey güven ve sorumluluk üzerine kurulu olsa da tercihler de önemliydi. “Bir dostum… O, bu illete yakalandı. Kamplarına sisle inmiş sanırım. Lanetin derisine dağlanışını hissettiğini söyledi. Ah, bunun korkunçluğunu düşünemiyorum! Her özgür birey, gözüpeklikle kendi yolunu çizebilmeli. Baron’un laboratuvarına sızmanın bir yolu olmalı. O şato Tanrı’nın Eviymiş gibi korunuyor.”

Raxyn, ellerini ağır ağır çekti ve göğsünde kenetledi. “Evet. Evet. Görüyorsun, Kasaba’daki herkes böyle bir şeyi yapabilmeyi dilerdi. Takdir ediyorum fakat elimizden bir şey gelmez.” Tıknaz işverenin ağır sözleri, ortamı hafifçe gerip sessizliğe kurban etmişti. İki dost da birkaç saniye boyunca handa göz gezdirdi; düşünüyorlardı. Ne yapabileceklerini, neyin gerektiğini…

Suskunluğa son veren Feroand oldu: “Buralarda gerçekten de çok fazla şey değişmiş. Her gelişimde uğradığım tezgahtarı göremedim. Bazı malzemeler almam lazım. Ağır bir kapıyla uğraşırken kendi yaptığım kaldıracı kırdım.”

“Şu zemberekli olanı mı?” diye sordu Raxyn. “Ah, yazık olmuş. Ticaret işini bilirsin, buralarda güven her şeydir.” Feroand başıyla onaylayınca devam etti sözlerine. “Güven yaratamıyorsan iş bulamaz ve iş veremezsin. O eleman da bu en eski yasaya uydu ve kasabayı terk etti. Aslında, buna mecbur kaldı çünkü burada istenmiyordu. Fazla zenginleşmişti işte, anlarsın ya… Hiç kimse değirmeninin suyunun nerelerden geldiğini bilmediği birisine güvenmez. Açık olmalıdır her şey. Anlarsın ya, zevzek taşralılar gibi olamazsın. Onlar sadece paraya çalışır; sizi yüz yüze getiren şey güven değilse, orada sadece köle patron ve para vardır.” Onun sözlerini tahammülsüzlükle kesti Feroand: “Evet, evet. Biliyorum. ‘Birbirinize uzanmıyorsanız, birinizin eli elde değil de omuzdadır.’ Şu tuhaf deyimleri sevmediğimi biliyorsun.”

Raxyn, uzun zaman sonra bile hiç değişmemiş genci dalgınca süzüp gülümsedi. Feroand’ı hep sevmişti.

“Aslında Feroand, iş demişken, senin için çok özel bir işim var.” Kasaba’da daha fazla kalabilmesi ve ekipmanlarını tamamlayabilmesi için çalışması gerektiğini bilen Feroand, masadaki kollarını kaldırıp çenesini avuçlarına dayayarak dikkatle dinlemeye başladı.

“Bilirsin, sen en iyi hırsızlardan birisisin. Elimde kimsenin pek yanaşmadığı bir iş var. Kabul edersen eğer, bir sığınağa girecek ve orada saklanan yaşlı bir araştırmacıyı öldüreceksin. Yusgi adlı kadını. Bir de, içeride sakladığı her ne varsa yok etmen de gerekli. Anlarsın ya, teçhizatlar, cihazlar falan…” Feroand ilgiyle sordu, kendisini zorlayan işleri seviyordu: “Peki bu sığınak nerede? Ve şu, bahsettiğin zorluk?”

“Bekle, oraya geliyorum ben de. Şimdi, bu sığınak ormanın güney batı taraflarında, buradan yarım günlük uzaklıkta. Görüyorsun ya, bugünlerdeki tehlikeli bölgede işte. Bana sorarsan, bu işte aracı olmam için bana gelenler şu meçhul isyancı guruptandı. Onları duydun mu? Baron’a karşı bir şeyler geliştirmek isteyen isimsiz gizem? Peşinen söyleyeyim, bu zavallı kadın onlardan kaçmış. Geliştirdikleri teknolojilerin Baron’un eline geçmesini istemiyorlarmış.”

Feroand’ın yüzündeki ifade hayal kırıklığını belli ediyordu. Böyle anlamsız bir riske girmek ve bilinmezlik dehlizlerinde körce ilerlemek ona göre değildi. “Hemen yüzünü buruşturma öyle! Bak, sen de görüyorsun, klişe bir durum ama hayat böyle. Her gün olan şey.” Raxyn bir an dalgınca onu süzüp sözlerine devam etti: “Aslında… Uzun zamandır birlikte iş yapıyoruz. Biliyorsun, güven her şeydir. Sana bir kıyak geçebilirim sanırım; eğer bu teklifi kabul edersen sana şu bahsettiğin hasta dostunun mevzusunda bilgi sağlayabilirim. Şatoya gizli bir giriş? Ve, tabii ki malzemelerin saklandığı kasa odasına..? Ne dersin Feroand? İşin altından kalkabileceğine eminim. Bence orman o kadar da tehlikeli değil. Meydandaki tantana, şamatadan öte değil.”

Feroand bir süre masayı süzerek düşündü. O bilgi işine yarayabilirdi. Şato, kendi imkanlarıyla içeriye sızmış olsa bile tekrar tekrar girip çıkabileceği, kaldıracını deneyebileceği bir yer değildi. Üstelik, o da daha birkaç saat önce ormandan güvenle çıkıp gelmemiş miydi? İçine pek sinmese de sırf neler olacağını görmek için teklifi kabul etti. Böylece, gecenin sabaha dokunduğu saatlere kadar işin ayrıntılarını görüşebilmişlerdi.

 

 

Paylaş:

Bir Cevap Yazın