HIRLI : BÖLÜM 3

Feroand, odasından ayrılırken tam bir gün boyunca uyumuş haldeydi. Gecenin çökmesini beklerken de boş durmamış, yeni işi için gerekli hazırlıkların peşinde koşturmuştu. Ve şimdi, gece bilinmezlik örtüsünü Feroand’ın üzerine çekip ruhunu tedirginlikle doldururken o, bütün bunları görmezden gelip karanlık ormanın girişinde dikiliyordu.

Çizen Enver Gökhan Altun

Kırağının soğukluğundan olsa gerek, elleri hafifçe titriyordu. Fakat Feroand, bunların hiç birisini umursamayıp, mağaraya yapacağı yolculuk için doğru zaman geldiğinde harekatına başlamıştı. Tüm o yürek ısıtıcı pırıltısı ve içine eklediği güven duygusuyla Kasaba’yı geride bırakmış, omur iliği boyunca tüm vücuduna yayılan gaip korkuya doğru adımlamaktaydı.

Önceki gece eski dostuyla yaptığı sohbette, öldürmesi gereken araştırmacının saklanma yerinin daha önce uğradığı mağara olduğunu öğrendiğinde pek şaşırmamıştı. O gün de fark etmişti zaten; ne içerideki ışık, ne o cilalanmış koridor, ne de göğsünü döven yoğun gürültü doğal olamazdı. Adımlarını bu ve buna benzer düşüncelerin ağırlığıyla atıyor, bakışlarını karanlık ormanı her türlü tehlikeye karşı süzmenin dikkatiyle sağa, sola çeviriyordu.

Tüm bunlara rağmen mağara ağzına yaptığı yolculuk beklediğinden uzun sürmemişti. Girişte derin bir nefes alıp ceplerinde, alet kemerinde ve sırt çantasında taşıdığı malzemelerini hızlıca kontrol etti. Her ne kadar sorunsuz gelebilmiş olsa da, eşikte onu karşılayan “her şeyin normal olduğu hissi” değildi. Ormanın rutubetinden payını almış tir tir titrerken, fenerini çıkartıp yakmayı anca becerdi. İçindeki kendi hazırladığı aynalı mekanizma sayesinde, ışığı sadece önden görülebilecekti. O kadar ifşa da, ilerlemekte kararlı bir hırsız için engel değildi. Fenerin ellerini doladığı metal aksamından sızan ısıyla da titremesine bir derece son verip mağaranın eşiğini geçti.

İçerisi önceki günkünden pek de farklı değildi. Daracık bir koridor; zımparalanmış gibi çizik dolu, parlak duvarlar; huzursuz edici bir esinti… Sanki mağara, kurbanına pusu kurmuş ve dişlerinde tadacağı yumuşak etin beklentisiyle ince ince nefes alan bir devdi.

Dikkatini cılız ışığının kendisi için açık ettiği koridora yönlendirdi. Herhangi bir değişikliği, ilk seferinde olduğunun aksine anında fark edip ona tepki verecek kadar tetikteydi. Bu bilinmezliği ve gerginliği yara yara yolun yarısını aştığındaysa sesleri duymaya başlamıştı. Önceki gelişindekinin aksine, mekanik değil, metalik bir sesti bu. Demircilerde sık sık duyduğu türden… Yarım saniye kadar duraksamıştı adımları, koridorun sonunda karşılaşacağı şeyin zararsız olduğuna şimdilik karar verdikten sonraysa, adımlarını onun darbelerine uydurup, çınlayan dehlizdeki ilerleyişine odaklandı.

 

Çok geçmeden, feneri bir kapıyı aydınlattı. Kalaslarının gediklerinden mum ışığının ince ince sızdığı, dingildek bir kapıydı bu. Ahşap kapıdaki açıklıklardan sadece ışık değil, sıcak ve nemli bir rüzgar da sızmaktaydı. “Dev’in boğazı” diye geçirdi içinden Feroand. Dev diye bir şeyin var olmadığını bilse de, şu anda her şeye inanabilecek kadar gerilmiş durumdaydı.

Kapıya hafifçe dokunduğunda, kilitli olmadığını öğrendi. İşini görecek kadar ince bir aralık bırakıp, ucu aynalı çubuğunu içeriye uzattı. Yüzeyinin küçüklüğü çok bir şey görmesine izin vermese de burasının tek çıkışlı bir oda olduğunu anlayacak kadar bilgi sağlıyordu. Handaki odasından azıcık büyüktü. Hemen hemen tüm duvarları tezgahlar ve ahşap kasalarla donatılmıştı. Tezgahların üzerindeyse tam seçemediği metal aksamlar, tuhaf cihazlar uzanmaktaydı. Odada iki silüet seçebildi bu hızlı bakışta. En uç köşede, pislik içindeki beyaz bir kıyafet giyen araştırmacıyı çıkartmıştı hemen. Arkası dönük, önündeki tezgahta bir şeylerle uğraşmakta ve çekiciyle indirdiği darbelerin arasında, fısır fısır bir şeyler anlatmaktaydı. Uzak uçtaki diğer silüet ise Feroand’ı biraz şaşırmıştı. Bir insanın iki katı boyunda, iri, simsiyah bir zırh gibiydi… Bu kocamanlıktaki şeyin neliği, minicik aynasına sığamaz haleydi.

Saklı kalanı, bilinmez olanı hoş karşılamazdı Feroand. Onun derisini yarma, içinde neler olduğuna bakma arzusuyla kıvranırdı. Şimdi de bu güdüleri yükselmeye başlamıştı. Bentte sızabileceği bir delik bulmuş göl gibi, kapıyı sessizce açıp eşikten içeriyi daha açıkça gözlemeye başladı.

Odanın kalanı düşündüğü gibiydi; ona tehlike arz etmeyen muhtelif aletlerle dolu… Ama o zırh… Hareketsiz bakışlarıyla adeta ölüm vaat ediyordu. Tek bir anlam… Evet. O bakışlar sadece bu anlama geliyordu.

Kapı kenarında saklandığı yerden, zırhın vücuduna baktığında pek çok kafa karıştırıcı ayrıntıyı fark etti. Öncelikle, bu metal yığınının göbeğinde herhangi bir askeri birliğin amblemi değil, mazgallar bulunuyordu. Bir alev kazanının, bir sobanın mazgalları… Her tarafını, fakat özellikle kollarını küme küme çarklar, metal ipler ve kasnaklar donatıyordu. Feroand bu sistemin ne işe yaradığını pek anlayamadı fakat ağır zırhı hareket ettirmek için kullanıldığı yargısına ulaşmıştı. Her tarafı çeşitli plakalarla perçinlenmiş bu yapıyı sadece insan gücüyle hareket ettirmek imkansız durmaktaydı. Tam “O halde ne..?” diye düşünürken, karın bölgesindeki kazan ve sırtından çıkan baca zihnini çekiştirmeye başlamıştı. Bir şeyler anlar gibiydi fakat mekanik bilgisi bu noktada yetersiz kalmıştı. Gözleri, üzeri çizik dolu geniş omuzlardan ellere kaydığındaysa ani kavrayışla yoğrulmuş bir dehşete ulaşmıştı. Zırhın eldiven kısımları, parmaklar değil, dev pençeler bulundurmaktaydı; Üzeri kısım kısım aşınmış, kurbanlarında yarattığı vahşetin andaçlığını yapmaktaydı.

Tetiktelikle, gizlendiği yerde bir süre bekleyip bu metal şaheseri seyretti. Bir şeyler bekliyordu Feroand; herhangi bir hareket yapmasını, içerisinde birilerinin saklandığına dair canlılık belirtisi sunmasını… Hiç birisi olmadı. Metal kütlesi tüm soğukluğuyla öylece duruyor, kendisini artık açıkça süzmekte olan usta hırsızı görmezden geliyordu.

Daha fazla beklemenin anlamsız olduğuna karar verdi Feroand. Belli ki tehdit altında değildi ve bunun verdiği rahatlıkla odaya süzülüverdi.

Araştırmacı, arkası ona dönük olduğu halde bir şeylerle ilgileniyordu. Önündeki ahşap kasadan kimi aletleri gürültüyle çıkartıyor, onlarla metal bir takım şeylere vuruyor ve bir başka ekipmana geçiyordu. Tüm bu döngüsü sırasında zaman zaman kollarını dinlendirip, giydiği beyaz çuvalın üzerinden poposunu kaşıyordu. Kıyafetlerinin leş gibi görünmesine rağmen, odadaki tüm tezgahlar ve malzemeler pırıl pırıl parlıyordu. “Ahşap kasalar bile!” diyerek şaşkınlıkla fark etti Feroand, yaşlı kadının uzanıp durduğu kutuyu incelerken. Özenle cilalanmıştı.

İnen çekiç darbeleri arasında sinsice yaklaştı. Mağarada yankılanan gürültü onun seslerini örtüyordu. Kadının arkasına yeterince sokulduğunda, örttüğü tek şeyin kendi ayak sesleri olmadığını fark etti şaşkınlıkla; önündeki zavallı, kendi kendisiyle sohbet ediyordu aletlerini savurdukça:

“Eveet, öyle dediler. Kaçamayız dediler. Gerçek, her yerdeymiş. Peh! Bizde gerçek; mucidin mucizelerinde!

“Kim, pardon? Onlardan kaçıp mağaraya fareler gibi, böcekler gibi saklananlar mı? O muymuş mucit yoksa? Ne yapmış da bulmuş, neyi bulmuş?

“Kedi sevmiş işte. Minik. Mağaradaki yavru kediyi sevmiş, ejderha gibi sıcacık olmuş yüreği.”

Durum açıktı. Öldürmek için geldiği kişi buydu ama zihni orada yoktu; uzun zaman önce gitmiş, deliren bedeni terk etmişti. Deli kadının neyle uğraştığını görmek için parmak uçlarında yükselip, sessizce göz gezdirdi. Sadece bir tür boru ve saat kadranı düzeneğiydi görebildiği. Araştırmacı, çekiciyle orasını burasını düzeltiyor, birtakım anahtarlarla perçinleri sıkıştırıyordu. Gözleri, düzeneğin en tepesindeki kalın ve yatay plakayı seçtiğinde Feroand’ın zihninde anlık bir şimşek çaktı. Birden belirip kaybolan düşünce akımı. Ne olduğunu pek seçemeden fikirleri aniden karardı.

“Ama kedi yok ki burada. Sadece sen, ben ve ben var. Ejderha şu an soğuk, köşede ruh üflemeni bekliyor. Haydi, üfle ki gelip de kimse mucizeleri çalmasın.

“Kedi yok mu? Ama… Vardı ya… Tam şurada..”

Deli kadın aniden dönüverdi arkasına. Bir adım ötesinde Feroand ayakta, eli belindeki hançerine uzanmış dikiliyordu karşısında. İkisi de donup kaldı oracıkta. Mağarayı inleten sesler kesilmiş, hatta dışarıya doğru esen ılık rüzgar bile dinmişti. Kadının yüzünde hiçbir ifade yakalayamadı Feroand. Gri, boş gözler, anlamın nerede olduğunu seçemiyor, seçebilse bile ona odaklanamıyor gibiydi. Karşısında öylece dikilip, tanıyabileceği bir şeyler görmeyi bekliyordu sanki.

Feroand, o kısacık anda, Yusgi’nin deliliğinin ulaştığı seviyeleri fark edebilmişti. Göz ucuyla köşedeki zırha baktığındaysa onun hala ilk gördüğü zamanki gibi hareketsiz durduğunu ve odada bu zayıf, zavallı kadınla yalnız olduğunu düşündü. Daha bir an sonlanmadan, Yusgi’nin ağzını aramaya, bu ilgi çekici cihazlar hakkında öğrenebildiği kadarını öğrenmeye karar vermişti bile.

Odayı dolduran sessizlik kubbesinin çökmek üzere olduğu o son anlarda, ani bir mimikle dudaklarını yaladı Feroand. Bu, bir sonraki hareketini belirlemek için ihtiyaç duyduğu yarım saniyeyi kazandırmıştı. “Imm. Me- merhaba hanımefendi. Ben, bizim köyden geldim” diyerek söze girişti. “Şey… Köyümüze dadanan ayının izini sürmek ve onu halletmek için.” Aklına gelen ilk şey, dün mağara girişinde gördüğü ayak izleriydi.

Yusgi’nin yüzündeki durgunluk, yerini yavaş yavaş yargılamaya, ve ardından anlayışa bıraktı. Akli melekeleri, söylenenlerin doğruluğunu oracıkta onaylamıştı. “Ah, evet. Eveet. Şu kedi düşmanı. Kocamanı olan.”

Feroand, ancak dudaklarından buz gibi bir nefes kaçtığında, ne kadar gerildiğini anladı. Her zaman kendisinden emin olduğunu sansa da demek ki o kadar da emin olamıyordu aslında. Tam bir şeyler daha söylemeye hazırlanıyordu ki Yusgi ivedilikle ekledi: “O işi Golem halletti. Endişelenme.”

Golem mi?” diye sordu Feroand şaşkınlıkla. Bu kelimenin anlamını bilmiyordu. Yine de, deli saçması olduğunu düşünmek yerine, zihninin çekiştirdiği yere dönüp gösterdi: “Şu köşedeki koca zırh mı?” Yüzünü yeniden Yusgi’ye çevirdiğinde kadını, işaret ettiği yere değil, Feroand’ın eldivensiz eline bakar halde buldu. Göz bebekleri kocaman kocaman olmuş, o geniş açıklıklardan delilik taşıyordu. Ağzı dünyanın en ağır hakikatini söyleyecek veya son nefesini verecek gibi kaskatı açılmış, fenerin yağlı teninde uçuşan ışığını kapkara dişlerle kesiyordu.

Feroand, bu tuhaf anda ne yapabileceğini düşündü. Görevini merakına kurban edip, kendisini çok saçma bir durumun içerisine sokmuştu. Zihni, aldığı işi halletmeye karar vermek üzereydi ki yaşlı kadın, Feroand’ın havada asılı kalmış kolunu yakalayıverdi. Usta hırsızın yüreğinde anlık bir panik yükselse de kadının mecalsiz tutuşuyla onu kıskıvrak yakalandığı pek söylenemezdi. Deli kadın, yanına daha da sokulmuş, çıplak elini inceliyordu. Teni doğal pembeden hafifçe yeşile çalmışken, derisi pul pul dökülüyordu.

Yusgi gözlerini onunkilere kilitledi. “Evlat, bana yalan söyleme.” Kadının sesinden duygudaşlık, incinmişlik akıyordu. Tedirginliği katlanarak yükselen Feroand’ın kasları gerildi, kadının sonraki sözleri için hazırola geçmişti. Yine de, bakışlarını bu pus rengi gözlerden ayırmadan dinledi. Yusgi’nin dokunuşu, titreyen ellerine kadar ilerledi.

“Yumuşacık.” dedi düşünceli bir fısıltıyla. “Tıpkı, Baron’un kedilerini sevmiş gibi…”ve, deliliğini konuşturmaya tüm ciddiyetiyle devam etti: “Güzel ama, onları buraya salmamalısın. Vahşiler, tüm mucizeleri kendilerine geçirmek isterler.”

Yarı deli. Ama kalan yarısında da her şeyin farkında gibi.” diye düşündü Feroand. İyisi mi, onun suyuna gitmemeli, edinebileceği bilgiyi edinip, ardından işini halletmeliydi. Kadın, yavru köpek bakışlarını ona yöneltmiş, bir temin beklerken o, hiç umursamadan küçük odada son bir kez dolaştırdı bakışlarını. Kadının üzerinde çalıştığı cihaza takıldı gözleri yeniden. Ne işe yarayacağını anlar gibiydi fakat düşünce bir türlü gelmiyordu bilincine… Adeta dimağına sığmamış, eşikte takılı kalmıştı.

“Hanımefendi, burada ürettiğiniz pek çok mucizeyi anladım. Mesela, şu tezgahtaki, dört tekerlekli ve kazanlı platform, bir tür römork sanırım. Ama, az önce üzerinde çalıştığınız o silindir neyin nesidir?” Bir yandan da boşta kalan elini, belinde sakladığı hançerine götürmüştü. Zihni ihtiyacı olanı aldıktan sonra, o da işverenine ihtiyacı olanı sunacaktı az sonra.

Fakat, hiç beklemediği bir şey oldu. Koluna adeta yapışmış olan kadın birdenbire geriledi ve gri gözleri kavrayışla doldu. “Oh, evet. O benim son icadım. Kriko. Görüyorsun ya, ben bir mucidim yavrum. Ve ürettiğim o Kriko ile de, diyardaki en ağır cisimleri bile kaldırabiliyorum. Basıncı ve pistonlarıyla birlikte, gök-kubbeyi dahi yerinden oynatabilecek güçte!”

Feroand’ın zihni, bu çok kişilikli kadının sözleriyle çatladı. Ve o çatlaklardan, yepyeni fikirler, bambaşka arzular içeri sızmaya başladı. Bakışlarını Yusgi’ye çevirdi, o griliklerden hala delilik fışkırıyordu. Öncekilerden farklı, ama daha keskin bir delilikti bu. Kendisinin de içine sıçramış, darbesiyle onu yoluna geri sokmuştu. Özgürlük değil miydi derdi? Bunca zamandır, kendi elleriyle inşa edebileceği bir özgürlük? İşte, o ağır kapının anahtarı tam da önündeki tezgahta durmuş, onu bekliyordu.

Usta hırsız, avucunu hançer kabzasından kaldırıp ahşap copuna attı. Tek bir hızlı darbeyle deli kadını bayıltıp, kendi kaderini işlemekte kullanacağı alete çılgınca gülümseyerek yaklaşmaya başladı.

 

 

Paylaş:

Bir Cevap Yazın