HIRLI : BÖLÜM 4

Gece, ilerliyordu, Feroand, geliyordu. Karadan da kara kıyafetleriyle ormanı ve içerisindeki bin bir türlü canlıyı usulca aşmış, açıklığın sınırına varmıştı.

Çizen Enver Gökhan Altun

Baron’un şatosu nihayet karşısındaydı. Gözleri hemen uygun bir giriş yeri için arandı. Önceki gelişinin anılarını takip etti ilkin bakışları. Kancalarıyla tırmandığı o balkonlarda nöbetçiler vardı şimdi. Uzun mızrakları ve bellerindeki kısa kılıçları, karanlığın yüreğinde keskinliklerini vurguluyorlardı sinsi parıltılar eşliğinde. Hayır, oradan tırmanamazdı. Kaçarken kullandığı tuhaf borulara bakındı sonra; binanın muhtelif yerlerinden fışkırıyorlar ve bilinmez noktalara doğru uzanıp gözden kayboluyorlar, ya da girift desenlere oluşturarak birleşiyorlardı. O pirinç borular da artık yoktu; üzerleri çimentoyla kaplanmış, elle kavranamaz hale büründürülmüşlerdi. Öyleyse, kasaya uzanan dehlizler de askerlerce kesilmiş olmalıydı. Görünüşe göre bütün yeteneğini tüketecek, zorlu bir sızış olacaktı.

Usta hırsız, bir anlığına umutsuzluğa kapılır gibi oldu; tuhaf bir pişmanlık onu geriye çekiyordu. Handa Raxyn’e verdiği sözü bozmanın, güvenini ve yardım teklifini parçalamanın pişmanlığıydı bu. Bir anlığına… Yalnızca bir anlığına sürdü yüreğindeki endişesi. Özgür olmak istiyorsa, kendi yolunu çizmeliydi.

Gözleri bu özgürlüğe uzanan yolu taramaya devam etti. Şatonun etrafında nöbetçiler kol geziyordu. Dev binanın umulmadık yerlerinde bir görünüp bir kayboluyor, hareket düzenlerinin anlaşılmasını şu an için imkansız kılıyordu. Bütün bu tetiktelik imajına rağmen Feroand biliyordu ki hiçbir paralı asker işini düzgün yapmazdı. Eh, en azından bu minik avuntuda çekincesini gölgeleyebilecek bir umut buldu. Gene de, unutmamak lazımdı: Paralı askerler işlerini savsaklayabilir fakat yarattıkları yanılsamayı korurlar. Özellikle, Baron bu kadar yakınlarda bir yerlerdeyse… “Elzem olan daima dikkattir,” diye hatırlattı kendisine. Dikkatsizliğinin ona nelere mal olduğunu çok iyi anımsıyordu.

Evet” dedi, “özgürlüğe ulaşacaksam, o patikayı gerçekten de tırnaklarımla kazımam lazım sanırım.” Önündeki engelleri aşan, hedefine ulaşan yeni bir sızma planı açmaya çalıştı bakışları. Şato’nun uzun kulelerini tırmandı, tırmandı… Yanında getirdiği kancalı halatının uzanabileceğinden çok daha yükseklere çıktı. Orada, en tepede hafif hafif parıldayan bir pencere vardı. “Tuhaf” diye düşündü. Mavi-yeşil akıyordu parıltı. Sıra dışı. “Baron’un bir şeyleri yapmak için kendi yolları vardır,” diye teskin etmeye çalıştı kendisini. Gene de, içindeki merak daha şimdiden kabarmıştı. Tuhaflığın uğursuz cazibesi, ona daha neler yaptıracaktı?..

Işıltıyı taşıyan kule, ürkütücü heykellerle donatılmıştı. Onların açık ağızlarına, sivri dişlerine ve tuhaf kemiklerle bezeli kanatlarına bakınca, “süs” diye adlandırmak olanaksızdı. Kulenin ardı sıra yükselen çatılar, semboller, öteki heykeller az da olsa seçilebiliyordu Ay ve yıldız ışığının yardımında. Sivri sivri, gökyüzüne doğru uzanan karanlık imgelerdi hepsi. Zor seçiliyordu, evet, ama imgesellikleri bununla sınırlı değildi sanki… Sanki, Baron’dan ve onun habisliğinden de bir şeyler içeriyor gibilerdi.

Heykellerin yeryüzünü tarayan gaddar bakışları Feroand’da tuhaf hisler uyandırıyordu. Daha önceleri tatmadığı fakat başkalarında gözlemlediği hisler… Despotluğun ve baskıcı otoritenin gücü; önemsizce ezilme, ezildikçe sessizleşme… Ufacıklığını, kırılganlığını hatırlatmak için keskin keskin bakıyordu her bir canavar kendisine. “Kuşkusuz, köylüler için…” diye seslendi içindeki endişeye. “Köylüleri sindirmek için…

Şato’yu -onu artık kişilikli bir varlık olarak algılıyordu- inşa eden tüm taşlar karaydı. Ölmeye, çürümeye başlamış çimenlerin üzerine bu gece vakti düşen gölgesinden bile kara… Bu karanlığı bozan irili ufaklı ateşler de vardı Şato’nun duvarlarında. Küçük balkonlar, kuleler ve surlar boyunca çıkıntılar oluşturuyor, sarı metal kafesleri içinde parıldayan alevleri vurguluyordu. Aydınlıkları yapının içine süzülüp koridorları geceleri güvenli kılıyor olsa da, yapının dışına düşürdükleri gölgeler düşünülünce, savunma için tuhaf bir seçimdi aslında.

Şato’ya sızabilmek için aranma işine geri döndü. Nöbetçilerin hareketlerinde, nöbet değişimlerinde bir düzen bulmak zorundaydı. Bu yüzden, o aylak asalakları izlemeye başladı. “Orman, her yönde, sonsuzca ilerlemeye izin veriyor. Yapısı bu, yaşam için ve yaşam dolu.” dedi içinden. “Ama,” diye ekledi kasvetle: “Ama bu Şato… Yollarla, duvar ve kapılarla belirlenmiş, sınırlanmış ve kendisini o sınırlarda yaratmış. Bir adım atmak gibi doğal, temel bir şey için bile sürüyle bürokratik tantana talep ediyor.

Doğa’nın, Orman’ın kendisine o kadar aykırı ki bu yapı… Ne bir güzellik ne de başka bir yaşam belirtisi girebiliyor içeriye. Olur da saklandığım bu şeffaf sınırdan öte yana bir canlılık geçiverse, Şato tarafından emiliyor. Bu koca yapı, onlardan çaldığı yaşam enerjisiyle besleniyor, kabarıyor, genişliyor. Olanca iriliğiyle Orman’ı ve onun yüreğinde sakladığı harikaları baskılıyor. Böylece Şato, cesetlerin üzerinde yükseliyor. Sömürdükçe güçlenen bir canavar bu. Gölgesi bile boğucu. Çok boğucu!

Baron’un zulmettiği köylüleri, isyancıları, minik Kasabalarına tıkılı özgür halkları düşündü Feroand. Onlar bunca sıkıntı arasında nefes almaya çalışırken,  Şato’daki bu görkem, bu destansı haşmet nasıl mümkün olabilirdi? “Tekinsiz.” Güvenden uzak ve tekinsizdi bu yapı. Feroand, Kasaba’dan kovulduğunu duyduğu o eski tezgahtarı anımsadı. Kar marjının neden birdenbire arttığını açıklayamayınca, Kasaba’da hoş karşılanmamaya başlamıştı. Güven kaybı… “Sizi yüz yüze getiren şey güven değilse, orada sadece köle patron ve para vardır,” diyordu o eski deyiş. Antika sözlerden hoşlanmazdı ama galiba, bu defalığına hakkını bırakacaktı.

Kaos’un rüzgarı devirir,” diyordu bir başkası. “Taş üstünde taşı kalan, gücünden öte güç çalan,” diye devam ediyordu bir diğeri. Evet, başkalarına zulmedecek derecede güçlü olmadıkça bunca şeyi, hakkından ötesini elde etmenin hiçbir yolu yoktu. Hayatın devirdiğini geri koydurtmak için başkalarını kırbaçlamak gerekiyordu.

O meymenetsiz Baron da, o melun Şatosu da birbirine yakışıyordu. Baron şu anda dev kulenin en tepesindeki pırıltılı odasında, taht salonunda(!) keyif çatıyor; kanını emebileceği zavallılara dair hülyalara dalarak göt büyütüyor olmalıydı.

İçinden kavuran özgürlük aleviyle başa çıkamayan Feroand, kederle fark etti bilindik yollarla Şato’ya sızamayacağı gerçeğini. O da kaderini başka yerlerde, daha karanlık, alışıldık köşelerde aramaya karar verdi. Huduttan ayrılmadan, Orman içerisinde keşfe çıktı; Şato’nun tüm devasa arazisini dolaştı. Hem belki, biraz da kafasını toplasa iyi olacaktı.

Oldu da. Bu yaşam sönümlemenin, güzellikleri çiğneyerek yok etmenin izini ormanda sürdükçe, daha önceki gelişinde denk gelmediği bir yapıyla karşılaştı. Karanlık, harap bir tünel Şato’nun temellerine doğru uzanıyordu. “Kanalizasyon çıkışı,” diye sitemle mırıldandı.

Burnu döven sıra dışı bir koku, tekinsizliğe uzanan derin bir karaltı ve havanın bile yapış yapış olduğu bir cehennem diyarı… Feroand’a bu taş tüneller, Baron’un yaptığı tüm pisliklerin özeti -tek noktaya çok, çok fazla sıkıştırılmış; özenle yoğrularak yoğunlaştırılmış; keskinleştirilmiş bir özeti- gibi geliyordu. Tüm bu pisliğin ciğerlerine dolmasını istemezdi; çantasındaki maskesini yüzüne geçirdi. Sünger ve kömürle geliştirdiği özel bir filtreydi bu; daha önceleri böylesi pis işlerle haşır neşir olduğu için gene yanında getirmişti.

Söylene söylene içeriye girip birkaç adım atmıştı ki elleri titremeye başladı. Yaralı teni yanıyordu şimdi. Eldivenleri kor alevlere dönüşmüş, parmakları kömürden, kanı lavdan bir heyulaydı sanki. Etine dehşet hançerleri saplayabilecek denli gerçek bir hayal gibi…

Ve… Aniden geçiverdi. İvedilikle eldivenlerini çıkarttı Feroand. Yeşile çalınmış teni, pul pul dökülen derisi apaçık ortadaydı. Bunu görmek hoşuna gitmiyordu fakat “eskisi gibi,” demekle geçiştirdi. Hastalığı ilerliyordu ve Şato’ya sızıp ilacı çalamazsa, sonunda onu köleliğin en korkunç hakikati, asla özgür olmadığı gerçeği bekliyordu.

Feroand eldivenleri geri giyip kafasını şöyle bir salladı ve derin düşünceleri kararlı bir iç çekişle uzaklara dağıttı. Özgürlüğe uzanan yolu kendisi, tek başına açmalıydı ve açacaktı! Kendi tasarladığı, yalnızca önünü aydınlatan ve onu olmadık gözlerden saklayan fenerini de bu uğurda, geleceğine doğru yaktı. Orada yalnızca kırık tuğlalar; özenle hazırladığı maskesinden bile sızabilecek denli keskin, pis kokular; yüreğe dolan tükenmişlik hissi vardı.

Kanalizasyonda bir süredir ilerliyordu. Çatallaşan yollar; bir yükselip bir alçalan pis sular; cızır cızır öten, tekinsiz fısıltılar… Tünelin içinde hayvanlar yaşıyordu. Fareler, yılanlar, timsahlar… Ve, belki de daha tehlikeli olanlar?.. Yaşıyorlardı burada ama cılız ışıltıdan görebildiği kadarıyla pek de sağlıklı değillerdi aslında. Işığın sınırından sürünerek kaçan kuyruklardan, karanlığın derinliğinden kopan hırıltılı haykırışlarından anladığı kadarıyla, yozlaşmışlardı. Ne de olsa, Baron’un tüm pisliğini soluyor, onun içinde yuvarlanıyorlardı.

Bir an için, ellerini uzatıp onlara şefkat sunmak, yanık tenindeki acıyı onların huzurunda bastırmak istediyse de bunun gerçekçi bir arzu olmadığını pekala bilmekteydi. Zaten, botlarının içine girmesin diye sakına sakına yürüdüğü bu leş dolu karanlık sular, rutubet izlerinden adeta kendisine has bir graffiti dili geliştirmiş duvarlar temas etmeye gelmezdi.

İlerledikçe suda yüzen bir takım şekiller görmeye başladı. İlkin onları fare sandı fakat ışığını doğrudan üzerlerine tuttuğunda, et parçaları olduklarının farkına vardı. Şato’nun mezbahasından atılmış hayvan etleri olmalıydı. “Rezalet,” diye söylenmeye başladı gene. “Yaşamı hunharca tüketmekle kalmıyorlar; onu bir de israf ediyorlar!

Birkaç adım daha atıp, fenerini daha da ötelere tuttuğundaysa, bilinç dışının ondan önce farkına vardığı anlık dehşeti yaşadı. İleride, birkaç adım ötesinde parmakları çiğnenmiş, kopuk insan elleri vardı. Midesinden yükselen öğürmeyi güçlükle bastırdı Feroand; bu kadarı ona çok fazla gelmişti ve sakinleşmesi, dinlenmesi gerekmekteydi. Fakat gel gör ki ne etrafta oturup soluklanabileceği bir çıkıntı, ne havada içine derin derin çekebileceği ferahlık, ne de zihnini dinlendirebileceği huzurlu bir atmosfer vardı. Yalnızca basık duvar, iğrenç kokular ve zihnini kemirip duran düşünceler ile korkular…

Ellere yaklaştı. Uzun süredir burada olduğunu, kesik bilekten içine dolan pislik belli ediyordu. Çürümemişti. Yalnızca… Çiğnenmişti. Üzerinde bir takım soluk mavi renkli dövmeler vardı fakat gerek kanalizasyonun boğuculuğundan, gerek loşluk ve pisliğin kapatıcılığından seçikçe görülemiyorlardı.

Birden kafasına denk etti ve fenerini telaşla ötelere yönlendirdi. Oralarda bir yerlerde, buna sebep olan şey pusuda bekliyor olabilir miydi?

Hayır. Hayır. Bildiğim ve anladığım şeylerden çok, uydurduklarımla dolu algım. Orada hiç bir şey yok. Kader? Belki. Ama, daha fazlası yok.” Ve, görüşünün sınırında uçuşup duran, karanlıkta dişleri kamaşan canavarlar yavaşça silikleşti bu sözleriyle. Adımlarının, kalp atışlarının sesi dışında hiç bir şey gelmez oldu zihnine.

Tünelin derinliklerine tuttuğu feneri parçalanmış bir insan gövdesini aydınlatıyordu yalnızca. Ve onun ötesinde… Karanlık. Daha da ötesinde, Şato’nun içine açılan bir yol… Tırnaklarıyla kazıdığı, kendisine ait bir özgürlüğün yolu…

Kopmuş ellerin sahibi bu vücut olmalıydı; o da aynı dövmeleri taşıyordu. Ama sanki biraz… “Yanmış”tı. Nedense aklına sevdiklerini yakarak kara vebanın korkunç acılarını arıtmaya çalışan o Antik Çağ şehirlilerinin ağıt dolu çığlıkları geldi. Cesedin çenesi de onların dehşet çığlıklarını betimlemekteydi.

Feroand, sırtını kavisli duvara yaklaştırıp, zavallı cesedin kıyısından kıyısından itinayla geçti ve yoluna bu leş gibi tünelde bir süre daha devam etti. Kısa yolculuğunda kendi kendisine homurdandığı anlar da oldu, midesinin ona isyan ettiği zamanlar da… Lağımın böylesi, usta hırsıza kesinlikle uygun değildi.

“Nihayet!”

Bunu yüksek sesle söyleyivermişti. Kanalizasyondan kurtulunca Şato’nun mahzenlerine erişip coşkuya gelmek, yakalanma riskine değerdi. Şimdi geriye daha alışıldık yöntemlerle, daha bilindik şeylerle başa çıkıp, daha arzulandık şeylerle karşılaşmak kalmıştı.  İşe kıyafetlerine, hatta tenine sinen bu kokudan özel bir solüsyonla arınmakla başlayacak; ardından koridorlar boyunca sinsice yol alıp, parmaklarını şimdiden kaşındırmaya başlayan o haşmetli kasayla sonlandıracaktı.

 

 

Paylaş:

Bir Cevap Yazın