HIRLI : BÖLÜM 5

Duvarlar, tuğlalar. Duvarlar, tuğlalar ve tavan. Bu lanetli Şato’nun bana sunduğu yegane kaynaklar bunlar,” diye söylendi Feroand, orasıyla ilgili mazisine kapılarak.

Bunun dışında, sadece nöbetçilerle dolu salonlar, cephaneyle donatılmış odalar ve azıcık gölgelerde kalmış dar köşeler var. Yapının içerisinde gezinip duran, gerinerek o sıkışık koridorları tamamen ulaşılamaz kılan askerlerden kaçınmak için daha kaç sefer gerisin geriye ilerleyecek, tedirginliğin yüküyle iki büklüm eğilecek, son anlarda tavana kadar tırmanıp bu gebeşlerin dikkatsiz bakışlarına karşı şansımı deneyeceğim?  Zarlarımın bu dehlizlerde yuvarlandığını işitebiliyorum. Hayır; zardan bir nehrin beni altına almış, boğduğunu biliyorum! Ve bunca karmaşada, en yüksek rakamın gelmesini ancak umut edebiliyorum.”

Atabildiği tek büyük zarı, Baron’un Şato’suna henüz sızmadan atmıştı Feroand. Şu anda kıyın kıyın yürüdüğü koridorda bunun elbette ki farkındaydı. Keskin açılarla kırılan koridorlar; onun darlığını kendi yüksekliğiyle tolere eden tavan; iç tarafları aydınlatmak için seçilen tuhaf yöntem… Bir avuç askerle bile dev ordulara karşı durabilecek şekilde tasarlanan bu yapının onun sızışına kolaylık sağlayacağını bilmese, o ilk girişindeki cesareti de edinemezdi belki de. O cesareti edinemez ve bu hayret verici fikri asla göremezdi:

Şato’nun bütün hatları boyunca uzanan, ormanda onunla kıvrılıp, ağaçlara onunla karşı koyan büyüklü küçüklü bir sürü alevi vardı dışarıda. Sarı metalden kafeslerinde titreşiyor, hayat buldukları balkonun gediğinden içeriye sızıp, aynalara ve tuhaf bükümlü camlara dokunarak koridorlara yayılıyordu.

Neden?” Bu soru sadece o mahkum alevlere ve onları bekleyen gardiyanlara doğrultulmuyordu. Aynı zamanda Baron’a ve onu temsil eden her şeye yöneltiliyordu tüm diyarda. “Neden bunca çaba, acı ve çığlıklara temel olan bu inşa?

Şuradaki köşeyi de döneyim vee… Evet.” Bir nöbetçi odası daha. “Peki, bu insanlar neden burada? Neden Baron gibi bir zorbanın emri altında?” İşte, Kasaba’da sorulup duran ve cevabını ön yargıda bulan bir diğer soru da burada. “Sorular, sorular… Keşfedilmemiş cevapları ile hayata anlam katıyorlar (!)

“Yok hacı, yok. Hile yapıyor bu dümbelek!” dedi nöbetteki bir asker. Sözlerinde yaşamın en ince sırları, en bilgece bulguları gizliydi (!)

“Ne hilesi lan?! Senin zarla attık ya!” diye yanıtladı ötekisi kibarca (!)

“O’lum otur, sakin ol. İki gram zevkimiz var, onun da içine etme lan sen de!” diye erdemiyle yol gösterdi dostlarına bir üçüncüsü (!)

Feroand, derin bir köşeye pusmuş, seyrediyordu bu klişe manzarayı. “Hepsi aynı. Ağızlarını açtıkları anda yanıtlıyorlar neden bu despotun tarafında olduklarını. Her ne kadar Kasaba’nın halkı bazı sorulara cevap bulmakta aceleci davranmış olsa da, bir milyon yıllık tefekkürden sonra bile başka bir cevap verilemezdi şu sahnenin manasına.

“Amman bee, neyse ne. Patron oyunu işitmesin de…”

“Ne o la’? Tırstın mı? Yemedi mi Baron’la sürtüşmek?

“Yaa ne yiy’cek. Björgan’a dönüştürülmek var işin ucunda. Hem, sıkıldım kaybetmekten. Bana müsaade; turlayıp ortamda görüneyim az.”

“Haybeye yaşıyo’sun o’lum sen. Haybeyee! Hadi, görelim bakalım arka takımlarını da biz de keyfimizi bulalım. Ha’di canım, ha’di güzelim, ha’dii!”

İşte,” diye geçirdi içinden Feroand. “İşte, gene geliyorlar üzerime üzerime.” Nöbetçi, odadan ağır aksak adımlarla çıkmış, bu tarafa doğru geliyordu. Feroand ivedilikle dalıverdi bir yan koridorun titrek gölgelerine. Şato’nun tuğla ve taş karışımı duvarları daima sıcaktı fakat dışarıda, alevleri sarsan küçük çaplı bir fırtına olmalıydı. O da bu fırtınanın dev kandil ateşlerini cılızlaştırmasından yararlandı. Muntazam şekilde saklanmıştı.

Nöbetçi, hiç bir şeyin farkında olmadan geçiyordu şimdi usta hırsızın önünden. “Enteresan.” diye yorumladı Feroand. Bu askerin yalnızca bir devriye olması gerekiyordu, fakat Feroand şu anda “ağır silahlı bir nöbetçi” görüyordu. Tıpkı bugün rast geldiği diğerleri gibi… Dar koridorlarda dövüşebilmek için belinde kısa kılıcı, düşmanı uzaktan kontrol etmek içinse uzun bir mızrağı vardı savaşçının. “Fazladan teçhizata rağmen taşıdığı sert kaplama zırhı, kaslı bacakları, hafif hafif kaşınan avucuyla sanki tehlikeli bir akıncı.” Feroand, önünden geçerken şöyle bir bakındığı tıka basa dolu mühimmat odalarını da düşününce, Şato’nun savaşa hazırlandığı sonucuna vardı.

Her şey hızla ve kaos yolunda deviniyor.” Bu düşünce, içindeki endişeyi azıcık da olsa bastırmıştı. O, Kaos’u biliyordu ve huzuru yalnızca onun anaforlarında avlıyordu. Düzensiz ve emirsiz doğada… Herkesin nihai ve yegane yuvasında…

Belki içindeki gerginlik ve telaştan, belki de her şeyi kavrama ve kullanma arzusundan… Feroand derin düşüncelere dalarak, kendisiyle konuşarak ve gördüğü tuhaflıkları yargılayarak bir süre daha devam etti Şato’nun merkezine uzanan yolculuğuna.

Buraya ilk sızışından edindiği bilgilerden yaptığı çıkarımlara göre, şu köşeyi döndükten sonra bir baca olmalıydı karşısında. Mühimmat ve malzeme aktarımı için kullanılan asansör boşlukları… Ana kuleyi tam bir daire oluşturacak şekilde kuşatıyorlardı.

Koridoru aştı ve tahmini doğru çıktı. Karşısındaki duvarın bel hizasında kocaman, karanlık bir delik vardı. “Şato’nun damarları gibi. Tenine gizlenmiş ve oradaki irine yıllar boyu yataklık etmiş. Topraktan çıkıp kulelere doğru akan, bu işkence ve despotluk yuvasını besleyen çelik nehri… Ahh, şu metal makaraları ne kadar da sevimli (!)” Fakat, buradaki asansörde bir tuhaflık vardı. Hemen yanındaki kapı köhne, çürük ve yosun kokulu bir teçhizat odasına açılmıyor, aksine aydınlık ve geniş bir salona çıkıyordu. Belli ki Şato’daki bazı asansörler, can almak için didişmekten başka hizmetler de sunuyordu.

Buraya hırsızlık için geldiğini hiç unutmamış Feroand’ın kapıdan şöyle bir bakmak için uzun ikna süreçlerine girmesi gerekmemişti. Bir an sonra pervazın kıyısından başını uzatmış, içerisini seyretmekteydi.

Bu uzun ve sessiz bakışın ardından verebildiği ilk tepki “anlamıyorum” olabildi. “Ona bakanların umudunu tüketmesi için ince ince tasarlanan böylesi bir zindanda böylesi bir oda… Neden?..” Evet, anlayamıyordu Feroand. Anlayamamakla kalmıyor, yorumlayamıyordu da. Evet, bu salon da gereksiz derecede yüksek ve genişti. Evet bu salon da bir şeyleri sergilemek ve cakasını satmak için inşa edilmişti. Ama neden tüm bunlar için güzellik ve sanat seçilmişti?

Gözlerini duvarları dizi dizi dolduran tablolardan alamıyordu; ama bu defa da kaideleri üzerinde bekleşen heykeller ona tavır alıyordu; heykellere baksa, karşılarındaki vitraylar -”galiba bu pencerelerin ardında bir avlu var?”- ışıltılarıyla ona göz kırpıyordu; peki en dipteki o kocaman, borularla donatılmış cihaz ne işe yarıyordu? Şato’nun kalanının aksine burada çok yumuşak, adeta nefes alınmasına gerek bile duymadan ciğerlere kayan bir hava vardı. Çiçek kokusu… ”Tanımadığım güzelliklerden bir başka diyarı huzuruma sundu.” Ve biraz da… ”Tütsü mü bu?” Feroand, duyumsadığı bazı şeyleri adlandıramıyordu. Tüm oda öyle güzel hazırlanmış, içerisindeki her şey öyle harika konumlandırılmıştı ki kendisini burada fazlalık gibi hissetmek ile, o salondaki yerini keşfetmek arasında gidip gelmekteydi.

Sergi salonunu rahat rahat inceleyebilmek için geri dönerek bir süre de erketeye yatmıştı. Önemli gibi görülen bir bölgede olmasına rağmen, gelen giden olmadı. O da tedbiri elden bırakmadan, bu ışıl ışıl salondaki en küçük gölgeye bile sıvışabilecek denli büzülerek eserleri dolaşmaktaydı.

Şu dev vitraylar nasıl da yapılmıştı öyle ince ince? Minicik camları kendi içinde bile desenler oluşturuyor, büyük resimdeyse çok daha etkileyici sahneler betimleniyordu. İlk vitrayda bir tür ritüel vardı; kafasına kuş tüyleriyle donatılmış başlıklar takmış, yarı çıplak bir grup adam, ellerindeki  deri kasnaklı davulları tokmaklaya tokmaklaya görkemli ateşin etrafında dans ediyordu. “Öyle canlı ki, alevin hemen ardında sanki gerçek Güneş gizli. Avludaki ateş olmalı bu ışıltının sebebi; tüm kutsallığıyla gürlüyor, salondaki sergide yegane sesin, gerçek eserin kendisi olduğunu haykırıyor!

Sonraki pencerede de enteresan bir betimleme vardı. Teni güneşten kapkara kesilmiş, vücudundaki her açık noktaya hayvan kemikleri dikilmiş birisi, elindeki dev çekici indirirken vitraya mühürlenmişti. Üstünde deri bir demirci yeleği, yeleğinin de üzerinde seken şarkları vardı. Çekicin parıltısına bakılırsa, örsünde kutsal bir şeyler yaratmaktaydı. “İnsan olamayacak kadar iri. Saçtığı şavklara, haşmetli çekicinin avucundaki ufaklığına bakılırsa, kesinlikle insan ötesi.” Betimleme öyle harika işlenmişti ki, sanki… “Bir göz kırpışımda o çekiç örse inecek, vuruştan kopan güç dalgaları camın betimleme imkanına sığamayıp da  gerçekliğe paramparça dökülecek.

Bir sonrakine yöneliyordu ki, birden karşıdaki heykellere çekiliverdi. Kaideleri gayet anlaşılır, tekdüze bir geometrik şekildeydi fakat üstlerindeki… Tuhaf, manasız anatomik pozisyonlarda işlenmiş, bembeyaz silüetlerdi. Parmaklarını şöyle bir dokundurdu Feroand. “Mermer olamayacak kadar pürüzsüz, söze gelemeyecek kadar katı. Bu şey ‘var’sa ben neyim acaba? Silik bir gölge olabilirim anca. Şato’nun dış duvarlarını süsleyen canavarlardan daha da küçültücü, ezici, gururu yerle yeksan edici…

Bir sıra beyaz heykelin arkasında, gri taştan olanları dizilmişti. Bunlar da düzgün köşeli kaidelerinde imkansız pozlar vermişlerdi. Fakat hiç birisi insan değildi. Olsa olsa “yaratık” denebilirdi. Taşlarının üzeri delik deşik, kabarcık ve çatlaklarla doluydu ve bu deformasyonlar öyle görünüyordu ki sadece taşta değil, orijinal yaratıkta da bulunuyordu. Belki azıcık da mavilik taşıyordu? Feroand onların gri vücutlarına daha yakından bakmak istemedi. Bekleştikleri pozlar çok tekinsizdi.

Kaslarını tedirginlikle seğirttiren eserlerden gözlerini kaçırıp duvara yönlendirdi. Orada da bir çok resim vardı. Hemen hepsi aynı boy çerçevelere kıstırılmış olsa da yansıttıkları manzaralar hem birbirlerinden hem de usta hırsızın bildiği her şeyden farklıydı. Nehirler havalarda süzülüyor, alevden damlalarla toprağı eşeliyordu; vadiler suyla değil, muazzam büyüklükteki kılıçlarla açılmış gibi dümdüz ilerliyordu; bu alanlarda avlanan, Feroand’ın hiç görmediği hayvanlar ve bitkiler -”Avlanan bitkiler! Vay canına!..”- yayılmışlardı. Kimi kanvaslarıysa sadece uzak, bilinemez diyarların tuhaf, gözlerle takip edilemeyen kaya oluşumları doldurmuştu. Bu kayaların çoğu çürümüş kemik sarısıydı. Tüm ürkütücülüklerine rağmen o kadar ustaca işlenmişti ki bu resimler, Feroand gözlerini bir süre daha onlardan alamadı. Nihayet, girişi kurt başına benzeyen bir mağara resmine rastladığında vücuduna yerleşen korkuyla, aniden duvar dibinden ayrıldı: Mağaranın ağzı, sıra sıra dikit ve sarkıtlarla donanmıştı. Ve o ağız, usta hırsızın ruhunu bu sonsuzluğa dalan boğaza davet edercesine açıktı.

Tam kendisini bu yapış yapış estetik tutkusundan kurtardığını düşünürken, bu kez de salonun en dibindeki cihaza kaptırıverdi dimağını aniden. Cihazın gövdesinden çıkan kasnakların, çarkların ve diğer mekanizmaların ne işe yaradığını anlayamıyordu. Buna rağmen, kendisini metalin bu en nadide işçiliğine doğru çaresizce adımlarken buldu. Yalnızca merak değildi Feroand’ın bedenini ele geçiren. Daha büyük bir kavrayışın vaadiydi ihtiyatını darmaduman eden.

Ellerini cihazın pirinç borularında uzun uzun dolaştırdı, üstüne kakılmış işlemelerin derinliğini alabildiğine tattı. Dev makinenin önünde rahat bir tabure ve bir sürü de tuşu vardı. Gözlerini, heyecanını, parmak uçlarını tek tek oralara bıraktı. Boruların bazıları dümdüz yukarıya uzanıp düdüklerdeki gibi kesiklerle sonlanıyordu. Diğerleriyse cihazdan çıkıp duvara gömülüyor, anladığı kadarıyla da tüm Şato’yu çepeçevre sarıyordu. Demek ki geçen sefer içeri sızmak için tırmandığı pirinç borular da buradan geliyordu? Desenler gövdeden uzaklaştıkça karmaşıklıklarını yitiriyor, giriftliğin yerini sadeliğin güzelliği alıyordu. “Yüreğinde yanıp yükseklere tırmanan bir alev gibi… Kavrulmuş tenine ruhunu dağlamış, bütün özdenliğini ona bakanlara salmış. Böylesi bir güzelliğin bu Şato’da ne işi var? Onun merkezinde, kişiliğinin rahminde neyi yaratıyorlar? Dokunmalı; çalıştırmalı; güzelliğe teslim olup onu anlamalı.” Feroand’ın elleri bilinçsizce tuşlara doğru uzandı. Ama içindeki bilinçli yarı, buna katılmadı.

Salonun ortasında, açıkta öylece dikildiğinin farkına varmıştı. Gene de, bakışlarını son bir defa cihazın gövdesinden, akışkan hatlarla bezeli oyma ve çizimlerinden alıkoyamadı. Ahşabın, pirincin ve fil dişinin eşsiz bir karışımıydı. Tuşlar boyunca uzanıp borulara tırmanan desenler öyle akışkan ve zarif hatlara sahipti ki bir yazı olsa, iç ses onları dillendirmeye fırsat bulamadan, gözler ince kıvrımları boyunca  kayarak tek lokmada okuyup bitirirdi. Belli ki esrarengiz cihaza kimliğini veren ve Şato’nun  merkezine yerleştirten şeydi bu. “Acaba mekanizmayı harekete geçiren kişi, onunla şu dikey borulardan ses mi çıkartıyordu? Belki de cihazın yüzeyine işlenmiş desenleri müziğe döküyordu?

Aslında,” diye düşündü Feroand “‘Ateş’in Mistik Alfabesi’ bu çizimleri adlandırmak için  bir hayli yeterli.” Böylece Feroand, avuçlarını dizi dizi tuşların hemencicik üzerinden şöyle bir geçirip  onların sıcacık, kadim birikimini son kez hissetti. Ve sergi salonunun tesirinden silkinerek çıkışa, kaderini inşaya yöneldi. Kapıdan çıkarken bile seziyordu ardından usul usul onu çağıran mistik melodiyi.

Asansör boşluğu hala karanlık ve rezildi. Ama usta hırsızın iç güdüleri tüm vahşi açlığını tetikleyip ona yepyeni, ihtiraslı bir gerçeklik şekillendirdi.

Bacadan inip yüzüne dokunan tatlı meltem Feroand’ı gülümsetti: “Bu tırmanışın ardında türlü iğrençliklerde dolu tarih, karanlıklara zincirlenen sürüyle acı ve bunların hepsini hiçe saydıracak denli değerli bir kasa var. Ellerimin dokuyacağı kurtuluş, yüreğimin onun için attığı yegane kader var. Bu rüzgarın tozunda Şato’nun sası aroması, ama hepsinden öte, umut var.” Ellerinde baş gösteren hafif titreme bile bu gülümsemesini silememişti.

Tecrübeli hareketlerle çantasından tırmanış ekipmanlarını çıkartıp hazırladı. Bu şey, kendi tasarladığı bir vantuz ve tetik mekanizmasıydı. Tetikleri çektikçe zeminle arasındaki havayı boşaltıyor, böylece hemen her türden yüzeye yapışabiliyordu. Asansör bacası tırmanışı, usta hırsız için çocuk oyuncağıydı. Ve Feroand, tüm çevikliğiyle tırmandı.

Şato’nun üst katlarına çıktıkça, koridorlarda saklana saklana yol alıp etrafta olup bitenlere kulak kabarttıkça, Feroand bir tuhaflık daha fark etti. Nöbetçilerin hareket düzenleri hiç de onun beklediği gibi değildi. Bütün bir koruma akışı ana koridorlardan üst katlara yöneliyor ve dışarıdayken gördüğü şu mavi-yeşil ışıltılı kule odasını kuşatıyordu. Şato’nun en yüksek noktasını… “Baron’un Taht Odası(!) mı? Tüm kaynaklarını kendisini korumaya tesis etmesine şaşmamalı. Bir tahtta oturmak istiyorsa pekala zorbalığa girişip zora dayanmak zorunda. Komik ve saçma. Ne ben intikamcı bir katilim, ne de kendisi  ölümün bir numaralı azadesi. Hatta, içinde debelendiği kaosun anaforlarını anlamamakta ısrar ederse, en alelade müşterisi.

Vee nihayet! Şu son köşeyi dönünce de mesleğimin en değerli nesnesi…

Paylaş:

Bir Cevap Yazın