HIRLI : BÖLÜM 6

Aaaggh! Neden? NEDEN?! Neden açılmıyor bu Kaos yiyesice kapı?!” Feroand kapıyı sessizce yumruklamayı bıraktı. Zeminde daha önceki ziyaretinden kalma küçük gediğe kaşlarını çattı.

İcadı koca kasa kapısını açamasa da çentik bırakmıştı. Koridor boyunca ilerleyip de bu manzarayı gördüğünde nasıl da gururlanmıştı! Ama şimdi, neredeyse yarım saattir “mucizevi hidrolik kriko”yu deniyor, zorluyor, ittiriyor ama bir türlü amacına erişemiyordu. “Hiç bir şey özgürlüğümle beni ayıramaz. Hiç bir şey! Bu kapıyı açacak, oraya girecek, ilacı çalıp tedavi olduktan sonra kendi çizdiğim yolda ilerleyeceğim. BEN BUNU HAK ETTİM!

Feroand, alnındaki sıcak terleri elinin tersiyle silip sırtını kapıya dayadı. Geldiği yola baktı. L bükümlü koridor hala loştu. Kasayla ilgilenmeden önce, Şato’nun içini aydınlatan aynalarla biraz oynamış, bulunduğu noktayı daha saklanılabilir kılmıştı. Elbette tamamen karartma yoluna da gidebilirdi ama o bir profesyoneldi. Usta hırsız, dikkat çekme riskine asla girmezdi. Nöbetçiler ne kadar savsak olursa olsun, devriye akışı buranın ne kadar uzağından geçerse geçsin…

Şato’yu çepeçevre saran, sarı metal kafeslerinin içindeki alevler hala gürlüyor, Feroand’ın açısını dikkatlice bozduğu aynalardan koridora ışığının daha azı yansıyordu. Dinlenme zamanı bitmişti; bu tuhaf ışıklandırma sistemini düşünmeyi bırakıp kasa kapısını, diğer her şey hazırken onu özgürlüğüne erişmekten alıkoyan yapıyı onuncu kez incelemeye geçti.

Kapıyı çevreleyen duvarlar Şato’nun kalanındakinden biraz daha farklıydı. Daha ağır, daha heybetli taşlarla inşa edilmişti. Ellerini hafif bir ürküntüyle üzerlerinde gezdirdi. “Harcına ne koydular bunun? Yekpare gibi?” Tüyleri ürpermişti. Çünkü, aynı taşları şimdi ona çok önceleriymiş gibi gelen, tüm hayatına işleyen bir zamanda, yakalandığı o lanetli anda da görmüştü. Feroand ve dostları Baron tarafından bir zindana atılmış, ruhları lime lime edilirken aynı sağlam kayalara çığlıkları kazınmıştı. Hücrenin köşesinde daima yanan ateşin o yalnızlıkta ruhuna yoldaş olması, içlerini rahatlatması gerekiyordu. Sonuçta, ateşin dansı da Kaos’tan beslenmiyor muydu? Ama o melun odadaki alev, sanki ışığı bile sönümlüyor, yalnızlığına çaresizliği de ekliyordu.

Hayır. Duvarlar ve kıstırılmak hakkında bir daha düşünmek yok. Artık beni kısıtlayan tek bir şey var ve o da karşımda. Kendisini bana açmak zorunda!

Böylece kasaya yoğunlaştı usta hırsız. Soğuk taşlarla bezeli kapının ortasında bütün Şato’nun haşmetini gölgeleyebilecek denli güçlü bir mühür vardı. Baron’un mührü. Yaşadığı yerin tepesine kendi bayrağını dikmeyecek, herkesin onu zaten tanıması gerektiğini düşünecek kadar kibirli bu despot, her nedense burada kendi suretini teşhir etmeyi uygun bulmuştu. “Cakası anca kendi tebaasına yetenden beklenen de buydu!

Mührün etrafı boyunca sürünen desenler de işlenmişti kapıya. Feroand’ın seçebildiği iki ayrı motif vardı orada. İlki, ateşi çağrıştıracak denli akışkanlıkta hazırlanmıştı. Bir şey ifade etmekten öte, bir his oluşturması, insanları korkutması için tasarlanmıştı. Güzelliğe, zarafete kapılıp gitmenin o heyecan dolu korkusu… Feroand, bu dehşetengiz işçilikle büyülenmekten şans eseri kurtuldu.

Kapıyı dolaşan bir diğer motifse, sarı bakırdan kablolarla kakılmıştı. İnce hatları girift desenlerden ziyade kavrayıcı, tüm yapıyı sarıcı bir tutumlulukla kullanılmıştı. Sanki, ayrıntıda aşırıya kaçıldığında ifade ettiği şeyin açıkça okunamayacağından ya da etkisiz kalacağından çekinilmişti; incecik çizgileri, bu incelikle alay edercesine, kendisini hantal bükümlere teslim etmişti. “Evet” diye düşündü Feroand. “Bu sarı motif, bir şeyler ifade ediyor. Bir söz, bir uyarı belki?..

Parmaklarını yayvan hatlarda dolaşmak için uzattığında, ustaların bin bir zahmetle kazıdığı bu güzide desenler onda anlamsız, anlık bir öfke yarattı. Feroand, dudaklarını gerip dişlerini düşmanına gösterircesine hırlayarak, krikonun koluna son bir defa daha asıldı. Sanki, o düşmanı boğuyor ya da son nefesini boğazından çalıyordu.

Ve, o boğazdan çıkan bir dizi derin çıtırtının ardından, özgürlüğü önündeki yegane düşmanı da yarıldı.

Zorba’nın lanet suratına bir hatıra daha!..

Kanırtarak da olsa, sahibinden başkasına boyun eğmesini sağlamıştı. “Efendi”nin hükümdarlığında ilk gedik böylece açıldı. Bu gedikten sızmadan önce etrafına şöyle son bir defa daha bakındı. Evet, her zaman olduğu gibi gene onu hiç kimse duymamıştı. İçeriye sızma arzusu coşkuyla kaynıyordu yüreğinde. Derin bir nefes almaya kalmadan bu güdüsünü bertaraf etmişti bile. Aniden yükselen duygular böylesi hassas işlerde tehlikeliydi, izlenmemesi gereken bir şey varsa o da bir an önce sonuca erişme isteğiydi.

Ruhundaki heves kabarcıklarını titrek bir sakinlikle deşen Feroand, çantasından bu an için hazırladığı örtüyü çıkarttı. Bembeyaz kumaşın üzerine kasanın mükemmel bir çizimini yapmıştı. Bunu kapıya asacaktı. Böylece, kasayı yakından kontrol etmeye üşenecek nöbetçilerin aylaklık etmesine imkan tanıyacaktı. Askerlerden tiksinmesine rağmen içindeki yegane düşünce “ah, ne kadar da harika(!)”ydı. Gereksiz aksiyondan uzak durmak lazımdı. Her nedense Şato’nun bu bölümüne pek yaklaşmıyorlardı gerçi ama önlem almaktan zarar gelmezdi.

İşlem bittiğinde dizginlenmiş, dikkatle yönlendirilmiş heyecanıyla illüzyonunun perdesini araladı ve kasaya sıvıştı.

İçeriye girdiği anda beyni uyuşmuştu. Panikle çığlık atma emrini tüm vücuduna pompalıyordu. Aptalca bir şey yapmamak için defalarca gözlerini kırpıştırması gerekti. Çünkü, karşısında bir başkasının hazırladığı bir başka illüzyonu görmekteydi. Ya da, en azından, Feroand’a ilkin öyle geldi.

Burada Baron’un çaldığı, sömürdüğü, çiğnediği ve bir sonraki taze tabağa geçerken tükürdüğü değerli taşların, gizemli bileşiklerin, kullanışlı malzemelerin saklanması gerekmiyor muydu? Ama rafları cilt cilt kitaplar, daracık koridorları da fener ışıkları dolduruyordu? O büyük sırlar neredeydi? Hastalığının tedavisi, Baron’un habis planların gizemli mimarisi?.. Cinayetlerinin delilleri?.. Görünürde hiç birisi yoktu! Üstelik, ne Şato’nun genel boğuk atmosferi hakimdi bu koridorlara, ne de taşlarına sinmiş soğukluk. Hemen her köşede bir lamba, kütüphaneyi dolduran bir aydınlık…

Girişte, hatıralarından fırlayan koca taşlar vardı. İçerisiyse, zindanlarda tenine işlemiş, onu dağlarken aç canavarlar gibi hücum etmiş alevlerle doluydu. Şato’nun başka hiç bir köşesinde yoktu bunlar. Orada burada cihazlara kazınmış birkaç ima ve motif dışında… Feroand nerede bulunduğunu henüz bilmiyordu fakat burada tekin olmayan şeylerin bekleştiğini hissediyordu.

Raflara asılı alevlerin “yalnızca bir lamba” olduğu konusunda kendisini temin etmeye çalışıyordu.

Böylece Feroand, hipnotize olmuşçasına bir donuklukla raflardan birisine yaklaştı. Gerçekliğini kontrol etmek istercesine parmağıyla dürttü onu. Adını okuyamadığı, kara ciltli kitaplarla dolu bir tanesiydi bu. Ciltlerin üzerindeki harfler örümceklerin ayak izine benzer titreklikteydi. Usta hırsız bunun yazı olduğundan bile şüphe ederek kitabı eline alıp bir süre inceledi. Tüm sayfalar aynı okunmaz karakterlerle doluydu; “resim gibi…” Sanki sayfaları hızlıca çevirse “hareketli bir görüntü” zuhur edecekti. “Küçük, Sevimsiz ve Ürkünç Canavarların Benzeri Görülmemiş Vahşeti demeli bunun adına.” Kitabı kapatıp rafa yerleştirdi.

Nerede? O insan bozması Baron’un gerçek yüzü, herkesten sakladığı pislikleri nerede?! BENDEN ÇALDIKLARININ HESABI NEREDE!” Öfkelenmişti. Günler süren çabasının ve acısının, Kasaba’daki dostlarına yaptığı ihanetin, girdiği tüm risklerin karşılığıyla yüzleşince çok, çok öfkelenmişti. Zihninden geçen düşünceler mantık sınırlarının ötesine taşıyor, tedavisinin Baron ile birlikte kulenin tepesinde, en korunaklı yerde saklandığını bile düşünüyordu. Macerasının bittiğini kabullenmekte zorlandı Feroand. Bu tekinsiz kütüphaneyi araştırmalı, ona karşı kullanabileceği bir şeyler bulmalıydı.

O da öyle yaptı, yılan adımlarıyla ince koridorlar boyunca kıvrıldı. Bütün beklentilerinin, özgürlüğünü alışı hakkındaki bütün hayallerinin boşa çıkması insanı elbette ki sarsmalıydı. Fakat Feroand kanıtlara inanırdı. Ortada her şeyin paramparça olduğuna dair hiç bir delil yoktu; sadece yeni bir durumun içinde bulunuyordu. Ve, yeni bir hedefin… Buna rağmen elleri titriyordu. Bu titremenin öfkeden değil, hastalığından kaynaklandığı bilecek kadar uzun süredir dağlanmıştı vücudu. Derisi yanmaya, karıncalanmaya başlayınca raflardan destek alarak adımlar oldu.

Kitaplara göz gezdirmekten de geri durmuyordu. Gerçi, hemen hemen hepsi okuyamadığı, farklı farklı dillerle yazılmıştı. Bambaşka motifler ve boyutlarda olsalar da şöyle bir baktığında tek bir tema hakimdi: Salt kötülük. Baron’un kasasındaki bunca eser, ancak ve ancak habis emeller için yazılmış ve depolanmış olmalıydı.

Daha rahatça yorumlayabileceği, okuyamasa bile bir fikir edinebileceği şeylere bakındı etrafındaki ayrıntılarda. Az ileride, duvarla rafların arasında sıkıştırılmış çizim tahtasını da o zaman fark edebildi. Sıkıştığı yerden çıkartmak zor olmamıştı. Zor olan, üzerindeki yazı ve resimlere mana bulmaktı.

Tek bir sayfa, binlercesini anlamaktan daha kolay olmalı.” diyerek kendisini motive etmeye çalıştı.

İlk bakışında anladığı yegane şey, tahtadaki yazıların tek bir dile ait olmadığıydı. Belli ki Baron, başkasının okumasını istemiyordu. Yalnızca kendi bilgisine güveniyor olmalıydı. Acaba bu yüzden mi korumalarını uzakta tutuyordu? Bir şeyleri kurcalamalarından çekindiği için mi?.. “Mülkiyetçi bencilin teki. Neden olmasın ki? Elbette yalnızca kendisi için koca bir kasa dolusu kütüphane inşa ettirdi!

Ardından, biraz tanıdık gelen bir dili fark etti bu karmaşadan. Desenlerine ve onlarla yapılan akıl almaz işlere hayran kaldığı için öğrenmeye çalışmıştı zamanında. “Biraz” okuyabiliyordu yalnızca. Uzak ve kadim bir medeniyette, “bir sürü mucizenin diyarı”nda kullanılıyordu böylesi desenli sözcükler. Usta hırsızın ilgisini çekecek kadar egzotik şeyler.

Anlayabildiği kadarıyla, “Björganlar”dan bahsediyordu metin. Daha bu ilk çeviriden sonra Feroand, o “mucizeler”in nereden geldiğini hiç merak etmemiş olmayı diledi. “Tılsımlara ruh üflemek”ten, “açılmış kapılar”dan, “musallat”tan bahsediyordu devamında. Zamanında Feroand’ın beğendiği birkaç sirk gösterisinin Björganlarla nasıl bir bağının olduğunu düşünmek rahatsız ediciydi.

“İlk mahsul”den bahsediyordu metinin okuyabildiği son kısmı. Onları nasıl telef ettiklerinden, kanalizasyonlarda çürümeye terk ettiklerinden… Şato’ya girerken gördüğü ceset parçaları geldi aklına. Onları mı kastediyordu acaba? Şu desenler de o cesede kazınmış soluk mavi dövmeler miydi peki? “Öğğk! Ne kadar da tiksindirici!

Düşünme. Bu kadarı yeterli” dedi. Yoksa, yaratılan vahşeti hayal edecek, öfke ve tiksintiyle kontrolünü kaybedecekti.

Tahtayı yerine koymadan önce, sol alt köşesinde bir şematik fark etti. Şato’nun bazı yerlerini gösteriyordu ve tüm koruma akışının yöneldiği o kulede, herkesçe okunabilecek kelimelerle “DÖNÜŞÜMLERİN ZİNDANI” yazıyordu. Baron Björganları o mavi-yeşil ışıltılı odada mı hapsediyordu? Bunu çok mantıksız buldu Feroand. Baron en iyi askeri birliğini neden yüksek bir kulede kilitli tutsundu ki?..

Şematiğin daha alt katları gösteren kısımlarında bu yazı tahtasında kullanılan en karanlık, en küf kokulu harfler kullanılmıştı. Bunlar, Sergi Salonu’nda karşılaştığı o muhteşem enstrümanın üzerine işlenenlerin kötücül bir varyasyonuydu. En naif harfi bile boğazına saplanma arzusuyla titreşen bir hançeri andırıyordu.

Daha fazla dayanamayıp tahtayı bulduğu yere koydu. Bu kitap labirentinde özgürlüğünü damıtabileceği bir cevher için tekrar yola koyuldu.

Yürüye yürüye kütüphanenin merkezine gelmişti neredeyse. Şu köşeyi de dönecekti ve…

Ellerinin titremesi durdu; tüm kanı donmuştu. Sadece kanı da değil, zihninden geçen karanlık düşünceleri, ruhu, hisleri ve hayalleri de… Karşısında raflarla çevrili minik bir açıklık, ortasında da birisi duruyordu. Antika ama rahat sandalyesine kurulmuş, önündeki minik masadaki yığından ayırdığı bir kitabı dikkatle okuyordu. Puslu ama dinç bakışları satırlar arasında hızla gidip geliyor, inip kalkan kaşlarından çok dalgın olduğu anlaşılıyordu. Beline kadar uzanan bembeyaz saçlarından ve yüz hatlarından anladığına göre oldukça yaşlı olmalıydı. Üzerinde kenarları işlemeli bir tür cübbe vardı. Hafif mavi parıltısı ve ince işçiliğiyle buram buram şatafat kokuyordu. Üstelik, yanlış seçmiyorsa, hatları Şato’nun her yerine dokunmuş o mistik dilin bir parçasıydı: Kudret, hiddet ve açlık… Ama tüm bu okumaların ötesinde, desensiz yerleri de irin dolu katliamlarının destanıyla süslemenin ihtirası…

Feroand, O’nu ilk defa görüyor olsa da bu mizacı biliyordu; Baron, tam karşısında oturuyordu.

Dilinin tutulduğu ana yapışan bu kavrayış, korktuğu şeyi de beraberinde getirdi; Feroand’ın gerginlikle aldığı son nefesi Baron’un dikkatini çekmişti.

Paylaş:

Bir Cevap Yazın