İKİ ÜLKE : SON BÖLÜM

İKİ ÜLKE : ELRA

Yirmi bir yıl üç yüz altmış dört gün geçmişti, yarın doğum günüydü Elra’nın ve o gülümseyerek yürümeye devam ediyordu. Gökdelenler arasında, eve doğru yaklaşıyordu. Nasıl kutlayacaklarına karar verememişti. Ailesi ona ne hediye alabilirdi, bunu düşündükçe heyecanlanıyordu.

Eve geldiğinde annesini ağlarken buldu, babası ortalıkta yoktu: Neyin var anne?

Aldaria ayağa kalktı Elra’ya sarıldı. Hıçkırarak: Bişeyim yok oğlum iyiyim ben…

Ama ağlamaya devam ediyordu. Elra sehpanın üstüne baktı, Olri adındaki kutsal kitap vardı ve birkaç boş fincan kahve.

Birden dış kapının kapanış sesi duyuldu, içeri birden fazla insan girdi. İçeri giren insanların ikisini tanıyordu. Biri baş rahipti, diğeri ise babası. Yüzüne maske taktılar ve ak tapınağa doğru elleri bağlı bir şekilde onu yürütmeye başladılar. Elra adım adım tapınağa doğru ilerliyordu, yüzü maskeliydi ve gözleri net göremiyordu.

Tapınağın zindanında öleceği günü beklemeye giderken Elra, diğer insanlar ise tapınağa yol boyunca mum koydular.

EDRİC

Yukarı tırmanmıştı, uzun sürmüştü ama yukarıdaydı sonunda. İnsanlar ona farklı gözlerle bakıyordu, üstü başı kötü bir durumdaydı

Görevli memur yaklaştı: Ne oldu size?

Edric: Çamur vardı da ona düştüm.

Hemen elbiseleri getirdi ve Edric’e verdi, o da artık gökyüzünün ülkesinin insanlarından biriydi

ANONS

“Yirmi birinci yılın, üç yüz altmış dördüncü günündeyiz. Bütün vatandaşlar meydana!”

Saatler sonra…

Anonsu duydukça meydana doğru ilerleyen insanları takip etmeye başladı. Hızlı adımlarla biraz yürüdüğünde meydanı görebilir olduğunu fark etti. Uzunca boş kaldırımların ortasında bir tapınak vardı.

Yürüdükçe yaklaştı, Ak tapınağı daha belirgin bir şekilde gördü. Tapınağın yanına geldi. Tapınağın bütün katlarını gözüyle inceledi. Tapınağın güzelliğini bozan bir kısım vardı hemen aşağıda, Merdivenlere yöneldi ve aşağı indi. Zindanlara düşenler, sahip oldukları gücü kaybettikleri için hep aşağıya koyulurlardı. Gökyüzündeki ülkede zindanlar sadece bir çocuk içindi.

Çocuğa kimse yardım edemez diye, bekçi bile yoktu zindanın kapısında. Düşünmemişlerdi gökyüzünün ülkesinin insanları, döngüyü başka ülkeden birinin kırabileceğini. Zindanın kapısı açıktı. Tırmanış sırasında karar vermişti Edric ne yapacağına, nasıl yapacağına ve bunun sonucunda ne yaşanacağına. Tek bir yol vardı önünde, ailesini kurtarabilmek için zindana girdi ve Elra ile yüzleşti.

 

Elra: Sen kimsin! Beni öldürecekler biliyor musun? Tabi ki biliyorsun! Sen de onlardan birisin! Senden de onlardan da korkmuyorum! Aşağının hikâyesini öğrenmek istiyordum, yaşamın kısalığı buna yetmeyecek galiba buna üzülüyorum.

Edric: Sana yardım etmeye geldim. sdeni bu zindandan kurtaracağım ama sende bana bir söz vereceksin1

Elra: Sana inanmıyorum! Kurtaramazsın beni! Yemin ediyorum beni kurtar, ne istersen yapacağım!

Edric: Aşağıdaki ülkede iki insan var, Odin Elward ve Anna Elward onları kurtaracaksın.

Elra: Nasıl?

Bu arada maskeyi çıkarmıştı Edric, Elra Edric’in yüzünü görebiliyordu. Gömleğinin cebinden annesine ait olan kitabı çıkardı, Elra’ya verdi.

Edric: Burada hepsi yazıyor, şimdi maskeyi yüzüme tak ve beni buraya bağla.

Edric’in ne yapmak istediğini anlamıştı, feda ediyordu kendini Edric gelecek için, iki ülkenin insanları için, o öldürülürken Elra’ya dokunan olmayacaktı ve böylece Elra yirmi iki yaşına basacak. İki ülke eşit olacaktı, elindeki kitaba baktı. Gelecek kısmını açtı. Kitapta iki ülkenin tek bir kralı olacağı yazıyordu ve ‘Kralının adı da…’ dedi, sonra seslice okudu:

“Elra olacaktı!” dedi Edric birdenbire.

Edric biliyordu ki, Elra’yı çözüp ikisi de kaçmaya çalışsalar ikisi de ölecekti. Tek bir şansı vardı, o aşağıdan yukarıya ilk tırmanandı, bu şansı o kaçırırsa belki de ondan başka hiç kimse yukarıya tırmanamayacaktı. Başarılı olursa da, iki ülke sonsuza kadar eşit olacaktı, tek yapması gereken kurban rolünü oynamaktı.

AYİN

Saat tam on bire geliyordu. Baş Ulit zindanın kapısını açtı. Çocuğu meydana doğru yürütmeye başladı. Ondan önce katledilen bütün çocuklar, taş bir masanın üstünde kalplerine hançer saplanarak öldürülmüştü. Çocuğu o masaya bağladı, zincirlerle ellerini ve ayaklarını gerdi. Yüzünde maske varken çocuğun, kalbine bıçağı sapladı.

Sadece soğukluk hissetti Edric, biraz titriyordu zaten. O an oracıkta öldü. Görevini yapmanın huzuru ile annesi ve babasını kurtardığını ümit ederek.

Binlerce bıçak saplandı, onun bedenine Baş Ulit’in ardından. Gelenekleri böyleydi. Bir kurban ve binlerce katil olacaktı yüzyıllar boyunca gökyüzünün ülkesinde.

SAAT 12

Saat on ikiyi vurduğunda, aşağı doğru inişi bir anlığına durdu gökyüzü ülkesinin. Gökyüzü ülkesindeki herkes yükselmenin tekrar başlayacağını düşünüyordu.

Baş Ulit çocuğun yüzündeki maskeyi çıkardı. Zihninde ve kalbinde o an binlerce şimşek çaktı.

Elra değildi bu çocuk, Edric idi. Elra’yı bulmak içinse çok geçti.

Yükselme başlamadı gökyüzünün ülkesinde. Bir anda ülke aşağı inmeye başladı. Gökyüzüne bir daha ulaşamayacak şekilde, kaderine ulaşıyordu bir kara parçası, başka bir kara parçasına bağlanarak bir bütün oluyordu.

Gökyüzündeki ülkenin kıyısına koştular bütün insanlar, cehennemi yakından görebilmek için evli çiftler çocuklarına sarıldılar. Elra ise herkesin önünde koşuyordu aşağıdaki ülkeyi görebilmek için. Baş Ulit koşarken tanımıştı onu ama artık onu boş yere öldürmenin bir anlamı yoktu. Elra kıyıya vardı, gerisindeki insanlar ise onun arkasında durdu.

Karşılarındaki nesneler onları çok şaşırtmıştı, cehennem bütün güçleriyle geliyordu üstlerine. Yüzyıllarca çocukların kanları boş yere meydanlarda taşmıştı, aşağıdaki ülkedekiler de onlar gibi insandı.

Baş Ulit: Onlar da insandı…

Elra: Onlar da insandı…

Gökyüzünün halkı: Onlar da insandı…

Yukarıdakiler çocukları öldürmeyi biliyorlardı.

Ya aşağıdakiler?

 

 

 

Paylaş:

Bir Cevap Yazın