OI : BAŞLANGIÇ

Kendimi bildim bileli hastayım. Hiç, bir yerlerim ağrımadan uyandığımı bilmem. Bir sabah ayağım ağrır, bir sabah kolum, sonra diğer ayağım ve diğer kolum. Sırtım zaten müdavimidir ağrılarımın. Onlarca röntgen filmi, onlarca tetkik ve yüzlerce ilaç uygulandıktan sonra doktorların ‘Bu ağrıların psikolojik’ deyip eve göndermeleri kısmından bahsetmeyeceğim bile.

Babamı hiç görmedim. Evli kaldığı üç aydan sonra ‘Belçika’da iş buldum’ diye çekip gittiği andan itibaren annem de görmedi. Olayı ajite etmeye gerek yok. Küskün veya kırgın değilim. Aile kurmaya meyli olmadan evlendirilen klasik erkek tipi işte. Hata evlendiren kişide, yani hata sistemde. Evlendiren kişi olan dedeme kızamam, o da ben küçükken ölmüş. Annem de ondan birkaç yıl sonra bir fabrika yangınında yitmiş.

Anneannemle ben varız. Adı Cilmaya, Türk mitolojisindeki efsanevi kanatlı atın adıymış. Osteoartrit’ten kıvrım kıvrım parmak kemikleriyle, doğalgazdan önce yıllar yılı odun kömür taşımış, artık ayar tutmayan beliyle, pamuk gibi bembeyaz saçları, şeker gibi pespembe yüzüyle ne de kanatlı at olur ya kadıncağızdan! İsim işte, kim koyduysa yaşlılığını düşünememiş demek ki.

‘İnsan için üç önemli şey vardır kızım,’ der bana. ‘Aile, para ve aşk. Dikkat et hangisi hakkında en az konuşursa bir insan, o meseleden derdi vardır.’Hayata kin duymadan yaşamayı bana o öğretti. O yüzden hastalığımı fazla dert etmeden gündelik telaşlarla uğraşıyorum.

Bizim mahallenin bulunduğu semtte bir transformatör fabrikası var. Mahalledeki gençlerin çoğu orada çalışıyor. Bakkal Necati’nin oğlu Ramazan ve sucu Selahattin’in oğlu Hüsnü bunlardan ikisi. Aynı zamanda benim kankalarım.  Mahallede 19-30 yaş aralığında olup da fabrikada çalışmayan bir tek ben varım. Çünkü çalışanların hepsi erkek. Benim de tam olarak ne olduğum belli değil gerçi. Önce kortizon iğneleriyle şişen vücudum, kemoterapi iğneleriyle iğneden ipliğe dönünce, üzerime üç beden büyük gelen siyah kot pantolonum ve dedemden kalan siyah deri ceket üzerimden dökülse de hiç istifimi bozmadan aynılarını gitmeye devam ettim. Pantolon düşmesin diye belime sıkı bir kemer takıp, zaten kısacık olan simsiyah saçlarıma siyah bir kasket geçirdim mi, kadın mı erkek mi olduğum belli olmadan gezinirken kendimi mutlu sayıyorum.

Bir motosiklet tamircisinde çalışıyorum. Motor sevgisi bana ne babamdan, ne dedemden geçti. İlkokulu bitirdiğim yaz, tamircinin önünden geçiyordum. Usta işinin ehli olduğu için, şehrin her yerinden çok iyi motorlar gelirdi dükkana. Dört zamanlı, su soğutmalı, dört silindirli 1043cc hacimli Kawasaki Z1000R’yi görünce dükkanın önünde kalakalmışım. Usta, ağzı açık motora bakıp duran beni yanına çağırdı. Motorun az önce saydığım özelliklerini bana o gün, o söyledi. Söyleyiş o söyleyiş, bir daha ayıramadı beni oradan.

Anneannem dikiş dikip örgü örüyor evde. Bir de dedemden kalma evin alt katından gelen kira var. Bakkal Necati ve ailesi kiracımız. Dolayısıyla Ramazan ve ben ayrılmaz ikiliyiz. Hüsnü’yü de alınca aramıza Voltran’ı oluşturuyoruz. Geçinip gidiyoruz işte.

Gündelik telaşlar derken, bu sıralar tek telaşım mavi gözlü köpeğim Çakır idi. Onu sokaktan bulmuştum, daha doğrusu o beni buldu. Hayvancağız bir deri bir kemikti. Zayıflığımdan dolayı bana yaftayı yapıştırmak için fırsat kollayan mahalleli‘Senin gibi bir kemik torbasına bunun gibi bir köpek yakışırdı zaten!’ dedikçe sinirlenmiş, ona daha çok bağlanmıştım. O da bana bağlanmıştı. Benle olan ilişkisini anlatmaya kelimeler yetmez ama anneanneme ve arkadaşlarıma da müthiş bir bağlılık duyuyordu. Ama diğer insanlara asla yanaşmıyor, sevmeye kalkışanların bile yanından hızla uzaklaşıyordu. ‘Boşa geçirecek vaktim yok,’ diyordu sanki hayata Çakır. ‘Sokak köpeği olarak geçirdiğim yılları gerçek sevgiyle telafi etmem lazım.’

Çakır bahçe duvarından aşarken sol arka ayağını incitmiş. Mahalledeki veterinere götürdüm. Köpeğin ayağını tutarken benim kolumun da filmini çekmiş Veteriner Semih: “Çakır’ın ayağında bir şey yok ama senin kolun kırık,” dedi bana.

***

Bundan beş sene önce, ben yirmi yaşında iken bu ağrılarıma kemik kanseri teşhisi kondu. Hatırlıyorum, üzüleceğime sevinmiştim. Çünkü en azından bir tedavi uygulanacaktı. Boşuna verilen ağrı kesici iğneler ve artık günde üç öğün değil, neredeyse üç kutu yuttuğum haplardan sonra işe yarar bir ilaç zerk edeceklerdi bedenime. Cerrahi öncesi kemoterapi haftada üç kürden üç ay sürdü. Sonra kendilerince başarılı dedikleri, ama benim ağrılarıma zerre fayda etmeyen bir ameliyat takip etti. Peşinden bir yıl kemoterapi ve radyoterapi devam etti. Saç dökülme oranı yüzde yüz, iyileşme oranı yüzde sıfır. ‘Fark etmez sen böyle de güzelsin,’ diyordu anneannem ama o, yavrusuna ‘pamuk yavrum’ diyen kirpi idi.

Karboplatin, sisplatin ve daha adını bile telaffuz edemediğim bir sürü ilaç… Hani evlat olsa sevilmez diye bir laf var ya, insan çaresiz olmasa değil vücuduna enjekte edilmesi, rafının önünden geçmeyeceği ilaçlardı bunlar. Bunlardan çoğu te-ra-to-je-nik etkiliydi mesela. Hamileysen yandın çünkü bebek için öldürücü etkili. Hani kimse çocuk yapalım demez benim gibi bir kemik torbasına ama durum buydu. Toksik etkiliydi hepsi. Türkçesi bildiğin zehir. Eee, zehirli bir şey yersen vücudunun ilk tepkisi ne olur? Ölmekten önceki yani? Kusmak! Kus babam kus. Elalem ciklet paketi taşır cebinde, benim cepte mide bulantısı ilaçları.

Sağ olsun ustam, akıl ve fikir kaynağım İbrahim Usta çok destek oldu o günlerde. Günlerce işe gidemedim. Ama azıcık iyileşince sabahlara kadar çalışıyordum. İşte gece çalışma olayı o zamanlardan kaldı bende. Gündüz hayta gibi geziyor, gece sabaha kadar bir motoru tak-sök bitiriyorum. Yanı başımda ise en sadık dostum Çakır.

Bu arada adım Ozan Ilgın. Ben üç aylıkken defolup giden babamdan hayır çıkmayınca dedem koymuş adımı: ‘Kadın ozan da olur, neden olmasın?’ diyerek. Ama bana takılan lakapların bir yenisine sebep olacak bir isim daha koymuş ki akıllara zarar: Tangsuk. Mucize, şaşırtıcı olay, olağanüstü şey demekmiş Türkçe’de. Tayland’da bir sürü akrabam var aynı soyadı taşıyan. Benim gibi bir doğuştan eziğe mucize diye isim koyarsan, olsa olsa hayta arkadaşları okulda Tangsuk’la tak-sök diye dalga geçerler. Hele motorcunun yanına çırak olarak girerse, bu tak-sök lafı yapışır kalır üzerine.

***

Veteriner Semih’in bana kolun kırık dediği gün, Çakır’ı kucaklayıp ustamdan ödünç aldığım kamyonetin kasasından indirmiştim. Kolum kırık olamazdı. Kahvenin önünde toplanmış arkadaşları görünce “Hey millet! Semih Ağabey bana kolun kırık dedi az önce. Ben de kendine bilek güreşi teklif ettim. Hadi bakalım el mi yaman bey mi yaman?” diye seslendim. Nasıl yaptım ben de bilmiyorum. Ama yendim adamı. Kendimi The Fly-Sinek filmindeki Seth Brundle gibi hissettim. Veteriner Semih şaşkın, ‘Ulan kırık değilse neydi o zaman o röntgendeki?’ diye kafasını kaşıyarak kahveden çıkınca, ‘Amaaan! Baytar adam ne anlar insan kolunun kırığından!’ deyince ben, kahvedekiler makaraları koyuverdiler. Ben de boş verdim gitti. Keşke boş vermeseydim. Ya da iyi ki boş vermişim. Amaçsız hiçbir şey yoktur şu dünyada.

Eve gelince Cilmaya’ma anlattım olayı gülerek. Anneannem gülümsedi sadece. Ben de komik bulmadı herhalde diye umursamadım. Anneannemin ben uyuyunca bir yere telefon edip ‘Başladı!’ dediğini duymadım tabii ki. Duysam da başlangıcı durduracak gücüm yoktu henüz.

***

Kemoterapi işi bitti. Saçlarım uzadı. ‘Yedi-sekiz ay ömrü var,’ dediler, aradan beş yıl geçti. Hala ölmedim. Bundan sonra ne olur bilmem ama o kadar ilaçtan sonra kanserden ölmeyeceğim kesin.

O hafta mahalleye bir hırsız çetesi dadandı. İlk önce Kuyumcu Hilmi’yi soyduklarında kimse bu işin devamının geleceğini tahmin etmedi. Bir adam kuyumcu soyduktan sonra başka ne isterdi ki? Ertesi gece yan dükkandaki Necati’nin bakkal dükkanına sıra geldi. Sonra da azıttılar, transformatör fabrikasına girdiler. İşin ilginç yanı çalınacak bir şey bulamadıkları için, dükkanları darma duman edip, bırakıp çıkıyorlardı. Maksat hırsızlık yapıp aç karınlarını doyurmak değil, zarar vermekti. Halbuki, her mesleğin olduğu gibi hırsızlığın da bir raconu vardır.

O akşam ben Çakır ile beraber sakin sakin, 2014 model mavi renkli Suzuki Inazuma F motorun arka fren diskindeki arızayı çözmeye çalışıyordum. Fren hiç dikiş tutmuyordu. Bir motosiklet için bu intihar demekti.

Tamirci dükkanının zaten derme çatma olan kapısı tekmeyle açıldığında, frendeki aksaklığı bulmuş, fren diskini değiştirmek üzereydim ki, dört tane adam yüzlerinde siyah kar maskeleri, ellerinde bilek kalınlığında sopalar, maymundan insana evrilememiş sesler çıkararak iki-üç metre uzağımda dikildiler. Çakır, kötü niyetin kokusunu alınca, yanımdan ok gibi fırlayarak adamlardan birinin paçasına yapıştığında,köpeğin kafasına sopayı indiren adama hiçbir şey yapamadım. Diğeri beni kıskıvrak yakalayıp başımdan hiç çıkarmadığım siyah kasketi düşürüp ‘Karıymış lan bu!’ diye bağırdığında da hiçbir şey yapamadım. İçlerinden en iri yarı olanı ‘Karıya da benzese bari! Yürü lan işimize bakalım biz!’ diyerek sopasıyla tezgahların altını üstüne getirdiğinde bile hiçbir şey yapamadım. Benim gibi kadınmı erkek mi olduğu belli olmayan sinek siklet şekilsiz bir yaratık, Çakır için gözlerinden iki damla yaş akıtmaktan başkane yapabilirdi ki?

Adamlar ortalığı talan edip, beni bırakmazdan önce haftalığım olan 250 lirayı da cebimden alıp siktir olup gidince, Çakır’ın nabzını kontrol ettim. Atmıyordu. Ardından hemen Inazuma’ya atladım. Frenin diskini henüz değiştirmemiş olmam umurumda mıydı sanki? Bu, eğer olacaksa, en güzel intihardı.

Kapı aralığından, adi hırsızların, beyaz eski kasa bir 3.16 BMW’ye doluştuklarını gördüm. Koşarlarken ikisinin ayağında fosforlu ‘N’ harfi olan ayakkabılardan olduğunu fark ettim.Mahalleye yeni taşınan ikiz serserilerden başka bu ayakkabıdan giyen yoktu. ‘Yurt dışından fosforlusunu getirttik!’ diye de hava atmışlardı. ‘Al sana hava!’ dedim içimden! Beş dakika sonra peşlerindeydim. Eğer belediye refüjdeki çimleri bu akşam haddinden fazla sulamasaydı, kovalamaca devam edecekti. Asfalta taşan sulara saatte 150 kilometre hızla girdiğimde motorun kontrolünü tamamen yitirdim. Fren yapınca 187 kiloluk motor bir tarafa fırladı, ben bir tarafa fırladım. Sakin bir gölün üzerinde seken büyük yassı bir taş gibi, yerden zıplayınca kaç kere yere çarptım sayan olmadı. Hızını alamayan motor, benim üzerimden de geçip gittiği zaman, zaten şekilsiz olan bedenim bir patates çuvalı gibi daha da şekilsizleşmiş olarak kaldırımda hareketsiz yatıyordu.

Beyaz BMW de durmuştu, daha çok şaşkınlıktan. O andan faydalanan siyah kot pantolon ve siyah deri ceket giymiş Grease filminden fırlamış gibi saçlı geniş omuzlu bir delikanlı motorun ve benim yuvarlandığımız kaldırımdan bütün olan biteni seyretmiş olmalı ki, şaşkınlıktan daha kafalarındaki kar maskelerini çıkaramamış olan adi hırsızların doluştuğu beyaz BMW’ye üç adımda varıp ön kaputa,ben diyeyim Hulk, siz deyin Iron-man gibi bir yumruk vurdu. Arabanın motorundan dumanlar fışkırdı. Adi hırsızlar arabayı fareler gibi teker teker terk etmeye başlayacaklardı ama o delikanlı nasıl yaptı, nasıl etti, en irilerinin ağzını burnunu bir dirsek darbesiyle dağıttı. İkincisinin kolunu arkasından kıstırıp ön kolundaki radius ve ulna kemiklerini aynı anda kırdı. Diğer ikisinin kafalarını tokuşturduktan sonda belinden hızla çıkardığı deri kemerle kıskıvrak bağlayıp boş çuval gibi yere bıraktı. Olay yerine gelen polis, görgü tanıklarının hayretler içinde o iri yarı genci alkışlamaları ve kahraman ilan etmelerine kulak asmadı. Genci de tutuklayıp ekip arabasına bindirdi.

Bana gelince, ben gözümü hastanede açtım. Ya da ben öyle sanmıştım.

***

Ben iyileşip mahalleye gelince herkes etrafımı sardı tabii ki:

“Hadi hadi baştan anlat şunu!” “Oğlum kaçıncı anlatışım? Bak hepiniz iyi dinleyin tamam mı! Allahıma son bu!”

“Tamaaam!”

“Şimdi ben gözümü bir açtım, damarlarımda serumlar filan. Hastanedeyim ya. Ama bu farklı biraz. Şehirdeki tüm hastanelerde yattım, hepsini gözüm kapalı bilirim. Kapıda silahlı nöbetçi filan var. Ben n’oluyor demeden aynı anneannem gibi beyaz saçlı pembe tenli ama 30 yaş daha genç bir kadın içeri girdi. Üzerinde Ninjalar gibi siyah kıyafetler, belinden Batman zamazingoları sallanıyor. Peşinden de Robocop kılıklı uzun boylu, bir adam içeri daldı. Ben gözümü kapadım. Dinlemeye başladım…”

“Yaaaaa! Ulan biz de olanları anlatacak sanmıştık! Rüya görmüş onun anlatıyor! Yok anneannesi Ninja kıyafetliymiş de! Yok Robocop gelmiş de! Hadi oğlum yaylanın bizimle kafa buluyor bu kız yahu!”

***

Mahalle, hırsızlıktan tutuklananların mahalleye yeni taşınan ikiz serserilerle, iki tane tetikçi bozuntusu adam çıkması olayı ile çalkalanıyordu. Transformatör fabrikasının eski ortaklarından biri, fabrika patronu Dündar Bey’le olan husumeti yüzünden mahalleye hırsız gibi dadanmaları, sonra da fabrikayı talan etmeleri için adamlara para vermiş, fakat kaza geçirdiğim akşam o geniş omuzlu, Travolta saçlı delikanlının mucize gibi ortaya çıkması bütün planlarını alt üst etmişti.

***

Eğer beni dinleselerdi anlatacaklarımın devamı da vardı:

Ben n’oluyor demeden aynı anneannem gibi beyaz saçlı pembe tenli ama 30 yaş daha genç bir kadın içeri girdi. Üzerinde Ninjalar gibi siyah kıyafetler, belinden Batman zamazingoları sallanıyor. Peşinden de Robocop kılıklı uzun boylu, bir adam içeri daldı. Ben gözümü kapadım. Dinlemeye başladım:

‘Ona yapacağınız testlerin hepsini bana yaptınız zaten,’ dedi genç Cilmaya. ‘Kızı rahat bırakın. Nasıl olsa Osteogenesis Imperfecta olmasının bedelini size hizmet ederek ödeyecek. Bırakın evinde kendine gelsin. Bir yere kaçacak hali yok ya!’

“Onu nasıl yetiştirdiniz! Buraya getirirlerken adamlarıma etmediği küfür kalmamış!’ diye kısık sesle söylendiRobocop kılıklı polis.

‘Çocukluğundan beri hastalığıyla damgalanmış, bu yüzden kendini toplumdan dışlanmış hisseden bir kız çocuğunu nasıl yetiştirmek gerekirse öyle yetiştirdim!’ diyerek odadan çıktıgenç Cilmaya.

Yatağımdan kalkıp internete bağlı bir bilgisayar bulunca hemen yazdım: Osteogene_ Neydi yahu? Google beni tamamladı. Osteogenesis Imperfecta: Tip 1 kollajenin yapı veya sentez bozukluğuna bağlı olarak gelişen, çocuklarda yaygın osteoporoz ve buna bağlı kemiklerde frajilite, kırıklar ve deformitelerle karşımıza çıkan kalıtsal bir bağ dokusu hastalığıdır. Kemiklerde Frajilite ne lan? HASSASİYET. Imperfecta’nın kelime anlamı MÜKEMMEL OLMAYAN. KIRIKLAR. DEFORMİTE. Deformite ne? Şekil bozukluğu. Bende mi? Deveye demişler neren doğru? Gülmek istedim. Sonra ağlamak. Kemik kırıkları ve şekil bozukluğu varmış bende. Ağlarken uyuyakalmışım.

***

Hırsızlık olayından bir hafta sonra, transformatör fabrikasının sahibi Dündar Bey mahalleye teşrif etti. Tanıyan var mı diye, sağa sola o gece hırsızları kıskıvrak yakalayan delikanlıyı soruyordu.

Mavi Suzuki motosiklete bindim. Mahallelinin ayaküstü toplandığı sokağın başına kadar geriledim, geriledim. Ne yapıyor bu deli dercesine herkes beni izlemeye başladı. Sonra, frenini nihayet tamir edebildiğim Suzuki Inazuma’nın Japonca’da yıldırım manasına gelen isminin hakkını verircesine hızlanarak boş arsanın kıyısında yan yana duran üç çöp konteynırına motorla adeta daldım. Motor konteynırlara takılı kaldı, bedenim arsanın ortasına fırladı.Zaten şekilsiz olan bedenim tekrar bir patates çuvalı halini aldığında arsanın ortasında hareketsiz yatıyordum.

Mahalleli şaşkınlıktan ağzı bir karış açık olan biteni izlerken yardıma bile gelemediler. ‘Tak-sök…’ diye fısıldadı bazıları. Cenazem şenlikli olacaktı.

Devam edecek…

Paylaş:

Bir Cevap Yazın