HIRLI : BÖLÜM 1

Yüksekten savurduğu ahşap copu, paralı askerin kafasına indi. Nöbetçi, oracıkta bayılıvermişti. Hırsız hızlıca etrafına bakındı. Orman sessiz, bulutlardan düşen gölgelerse çıt çıkartmayacak kadar derindeydi. Hiç kimse onu duyamamış, kaçarkenki gizliliği minik bir çatırtıdan fazlasını ardında bırakmamıştı.

Çizim Gökçe Deniz

 

Neyse ki peşimdekiler Björgan değil.” diye düşündü Feroand rahatlayarak. Eğer onlar olsaydı, şatodan azıcık bile uzaklaşamazdım.” Neredeyse tam iki buçuk gündür kaçıyordu Baron’un muhafızlarından. Az bir yolu kalmıştı fakat askerleri henüz atlatamamıştı. Üstelik, daha yapacakları vardı.

Bayılttığı askerin üzerini aramaya başladı ilkin. “Zavallı adam(!)” diye geçirdi içinden tiksintiye bulanmış bir nefretle. Darbenin geldiğini bile görememişti. Ötekiler yakınlarda olmalıydı ki bunu buraya nöbet tutması için dikmişlerdi. Herhalde, becerebildiklerince gizlenmiş ve dinlenirken durumlarını tahlil ediyorlardı şimdi.

Aslında, bu kadardır peşini bırakmamış olmaları da ilginçti. Sonuçta, onlar paralı askerlerdi, işlerini düzgünce yapmayı değil, kendi tatminlerini ve alacakları altınları düşünmeleri gerekirdi.

 

Hızlı bir arayışın ardından, muhafızın üzerinden hiçbir şey çıkmamıştı. “Ah, tıpkı dün geceki gibi…” dedi Feroand fısıltıyla. Baron’un bütün muhafızlarını geçerek kalesine sızmış, kimseye görünmeden soğuk taş koridorlarında ilerlemiş, hatta bütün yapıyı kavrayan labirentin göbeğindeki özel kasaya bile ulaşmıştı. Fakat, o en kritik anda kendi ürettiği ekipmanı kırılmış ve kasanın kapısı duvar olmuştu adeta.

Levyeyi kaldıran mekanizmanın esnek kirişiydi sorun çıkartan. İpin hantal kapının ağırlığına dayanamayarak koptuğunu düşündü. Ve, uygun anı yakaladığında bu sorunu halletmenin bir yolunu bulması gerektiğini kendisine -belki de bininci defa- hatırlattı. Orada saklanan iksiri mutlaka çalmalıydı.

Baygın vücudu bir ağaç kovuğuna gizledi aceleyle. Feroand, duvarlarla kısıtlanmışken rahat değildi belki de ama orman, onun evi gibi ferahtı kesinlikle. İşi bitince bu ferahlıktan derin bir nefes alıp yeniden koşmaya başladı.

Şatodaki devriyelerce görülüp alarmı çaldırttıktan sonra en yakın köye saklanmayı düşünmüştü ilkin. Koridorlar boyunca koşturup, keskin kılıç ve mızraklardan sıyrılıp yabanda akması gerekiyordu bunun için. Fakat, çok iyi biliyordu ki köylüler Baron tarafından uyuşturulmuş ve kandırılmaktaydı. Onlara güven olmazdı. Böylece, Kasaba’ya gitmeye karar vermişti. Tüm o üç günlük kaçışın riskini göze alacaktı.

Cehennem gibi” diye düşündü Feroand. Kıyafetlerine sinen orman neminin içinde, peşinde düşünceleri ve çok öfkeli paralı askerleriyle birlikte, çılgıncasına koşturan bir av domuzu gibi hissetti birden bire. Av tüm ormanı sarmış, nereye gideceğini bilmezcesine oradan oraya savurmuştu. Şimdilik bir hedefi olsa da, korkunun kalp atışları ona zikzaklar çizdiriyordu.

 

Bir süre sorunsuzca ilerledikten sonra, sol tarafından gelen konuşmaları yakaladı kulağı. Bu tarafa doğru geliyorlardı. Hemen aksi yöne dönüp çalıların ardına saklandı.

O esnada, gözleri toprakta bir şeylere takılmıştı. Büyük bir ayının ayak izleriydi bunlar. Çaresiz aklına bir fikir getirtecek kadar belirgin ve korkutucu duruyorlardı. Peşindekiler basit birer paralı asker olduklarına göre, hayatlarını riske atmak istemezlerdi herhalde? Ayı izlerini takip etmeye ve bu korkutuculuğun ardına gizlenmeye karar verdi böylece.

Yürüdü, yürüdü… Arkasından yaklaşan seslerden uzaklaşmakla kalmıyor, içine hafif hafif salınan korkuya doğru da ilerliyordu aynı zamanda. Fakat zaman, endişelerini düşünceli bir hale dönüştürüyordu. Çünkü izler karışmaya, başka şeylerle bir bulamaç oluşturmaya başlamıştı. Kapalı havanın bu loşluğunda, o noktada neler yaşandığını çözememişti; yine de pek hoş şeyler olmadığını kestirebilmişti.

Şimdi ne yapacaktı? İzlerin kesilmese devam edeceği yöne doğru baktı. Sanki orada bir mağara vardı? Girmekle girmemek arasında kaldı. Vücudunun bir yanı kaçmaya devam edip temkinsizce mağaraya dalmak, diğer yanı da bir başka yöne doğru koşturmak ister halde, onu ağaçlığın ortasında kilitlemişti.

Bu kısacık tereddüt anında, ardından gelen konuşma sesleri yardıma yetişti. Biraz daha beklerse, ona yetişeceklerdi. Daha fazla düşünmeyi kesti ve ivedilikle mağaraya dalıverdi.

 

İçerisi bir hayli dar ve karanlıktı. Fakat neredeyse pürüzsüz uzanan duvarların yansıttığı hafif ışıkta, mağara girişinin içeriye doğru dümdüz uzandığı seçilebiliyordu. Koridor, bir şeyler daracık yüzeylerine sürtüne sürtüne geçmiş gibi çiziklerle doluydu fakat geniş oyuntu veya çıkıntı içermiyordu. Eldivenlerini çıkartıp çıplak elini bu çiziklerden birisinde gezdirince “zımparalanmış gibi” diye düşündü Feroand. Evet, bir şey kesinlikle buralara sürtünmüştü.

Feroand, kendi diktiği bir kıyafeti giymekteydi. Pullu bir elbiseydi bu. Üzerindeki bez pulların bir yüzü koyu renkken diğer yüzü açıktı. Uygun durumlarda öte tarafları çevrilip elbiseye yeniden iliştirildiğindeyse karanlık veya aydınlık ortamlarda gizlenmeye uygun hale getirilebiliyordu. O da el çabukluğuyla, neredeyse hiç düşünmeden böyle yaptı; şimdi tüm sıska vücudunu kaplayan,simsiyah örtünün altında “görünmez kadar olmuştu.

Bir süre temkinlice ilerlemeye çalıştı mağaranın içinde. Duvarlarda ya da zeminde kayda değer bir değişiklik yoktu. Sadece her şey biraz daha karanlığa gömülüyor, attığı her bir adımında esas gömülenin kendisi olduğunu hissediyordu. Tereddüdün tutukluğunu taşıyan adımları, arada bir geriye doğru bakış atmasına izin verecek kadar duraklıyor ve ardından işlerine devam ediyordu. Sadece elleri değil, ayak parmak uçları da yüzeylerde bir değişiklik, herhangi bir tuzak ararken gözleri, zifiri karanlığın sonuna uzanmaya çalışıyordu.

Tüm bu çabasının sonucunda, bir hayli ileride cılız ışığı gördü. Titrek, her an sönebilecek kadar tekinsiz ve neye ait olduğu belirsiz bir pırıltı… Neyle karşı karşıya olduğunu düşünmek için durakladığı tam o anda, mağarada bir gürültü yankılanmaya başladı: Çrınk! Çrank! Çrınk!..

Çok güçlü, ince bir sesti bu. Cihazlarla uğraşmaya alışık kulakları, sesin kaynağının mekanik olduğunu hemen anladı. Düzenli, tehditkar ve işleyen… Sonsuza dek devam edebilecekmiş gibi tüm karanlığa fütursuzca doluşuyordu.

Tam gözlerini kısmış, ışığın aktığı noktaya kadar ilerlemeye değip değmeyeceğini tartarken, soluduğu boğuk havanın ciğerlerini yakmaya başladığını fark etti. Mağarada bir şeyler değişmişti. İçine çektiği her nefeste sanki biraz daha boğuluyor, zihnine gömmeyi tercih edeceği kötü anıları uyanmaya başlıyordu. Uyanmaya ve bilincini tırmalamaya… Ciğerlerini kavuran yanma hissi ona, dostlarını alan melun dumanı anımsatmıştı. Kaybettiği dostları ölmemişti fakat hastalanmış, Baron’un sadık köleleri olmuşlardı.

Feroand, bu konu hakkında daha fazla düşünmeyi katiyetle kesti ve bir süredir ayak tabanlarını kaşındıran paniği dizginlemekten vaz geçip, mağaradan kaçmayı gözden geçirdi. Orada her ne varsa, bunu öğrendiğine değmeyecekti.

Öksürüklerini bastırmaya çalışırken, yanmaya başlayan gözlerini biraz daha kısıp, tuhaf ışık kaynağına son bir bakış attı. Gördüğü o ince parıltı biraz daha büyümüştü; harlanmış gibi…

Arkasını dönüp kaçmaya başladı. Dumanla sarılı bu kör karanlıkta hiçbir şey görmüyor, ancak sendeleyerek ilerleyebiliyordu. Tam çıkışa neden hala ulaşamadığını düşünmeye başlamıştı ki teninin giysilerce örtülmeyen kısmına dokunan temiz havayı hissetti. Nihayet mağaradan çıkabilmişti. Bölgeden uzaklaşmaya devam etmeden önce çevresine bakındı. Tepenin içine uzanan o dar oyuktan şimdi kara bir duman yükseliyor, hissetmeye başladığı ferahlama, onun ne kadar boğucu olduğunu daha anlaşılır kılıyordu. Derisine dolanan ve ciğerlerine dolan bir balçıktı sanki; bütün giysilerini ve saçını sırılsıklam etmişti. Feroand bir an iğrentiyle titredi.

Orman tarafını gözden geçirirken havanın açılarak etrafı daha aydınlık kıldığını, peşindeki askerlerinse ortalarda olmadığını fark etti. Görünüşe göre ya mağarada tetiklenen işaret ateşi onların ilgisini çekmemişti ya da çoktan gitmişlerdi. Her şekilde, peşindeki bu dertten sıyrılabilmenin keyfiyle, daha fazla vakit kaybetmeden giysilerini yeniden aydınlığa ayarladı. Ağaçların arasına dalmaya artık hazırdı.

 

Feroand, Kasaba’ya yaptığı bu yürüyüşün ruhuna iyi geldiğini fark etti. “tıpkı çocukluğumdaki gibi” diye düşündü. Ormanda tek başına, ağaçlardan onu gizli gizli gözetleyen sincapların arasında… Birkaç adımda bir duraklar, ufaklıkların ona alışmasına izin verdikten sonra, ceplerinden çıkarttığı kırıntılarla beslerdi o zamanlar da. Bütün bu koşuşturmaca, hayatını dolduran hırsızlık ve sıvışmalar yoktu o zamanlarda. Sincaplar gibi, tekinsizlikten uzak fakat, merak ve hayat dolu olduğu zamanlar… “Keşke tüm gözetleyenler de sizin gibi tatlı olsa” demeyi aklına bile getirmediği yirmi yıl öncesinde kalmış…

Adımları onu mağaradan uzaklaştırdıkça orman hayatı canlandı, ruhu da buna uyum sağlayıp, bedeninin aksine, kendisini dinlenmeye açtı.

Neredeyse gece olmuştu ve saklanabileceği yegane yer olan Kasaba’ya daha birkaç saatlik yolu vardı. Orada saklanabileceğini biliyordu çünkü Kasaba, özgür insanlar için emniyet doluydu. Bütün yerleşke, Baron’dan uzak duran ve kendi hürlüğüyle gurur duyan insanlardan oluşuyordu. Hırsızlar, suikastçılar, ticaret insanları ve diğer kontrol dışı kalmak isteyen meslek erbapları… Baron’un ulaşamadığı bir korsan koyuna sığınmış ve zamanla kendi düzenlerini kurmuşlardı.

Feroand, bütün bu tarihsel gelişimi küçümsüyordu aslında. İşe yarıyordu, evet ama o “özgürlük” takıntısı, hepsinin gözlerini bağlamıştı. “Sarhoşlar. Hem de, Baron’un hepsini bilerek oraya yönlendirdiğini göremeyecek kadar diye fısıldayarak, hor görüsünü ormanın ince sessizliğine kattı. Feroand, Kasaba’nın şimdiye dek Baron’un yumruğuyla neden dümdüz edilmediğini gayet iyi biliyordu. Eğer o yumruk Kasaba’ya inseydi, bütün hırsızlar ve katiller böcekler gibi diyarın dört bir yanına kaçışırdı. Koy tüm asileri ve kötü insanları tek bir yere topluyordu. Hiçbir otorite, bu kadar tehlikeli kişilerin topraklarına dağılmasını ve diledikleri gibi at koşturmasını istemezdi. Kontrol ağları en ince deliklere kadar işleyemezdi çünkü. Fakat şimdi “tam da kalmalarını istediği yerde bekliyorlar. Kör ahmaklar!”

Evet ama” diye çıkıştı Feroand’ın iç sesi, “en azından dinlenebiliyor, iş bulabiliyor ve yeni ekipman tasarımlarım için malzeme edinebiliyorum Kasaba’da.” Başkalarına dayanmayan, sadece kendisinden oluşan özgürlüğünü de böyle böyle inşa ediyordu aslında.

Düşünceler düşünceleri, adımlar adımları kovalarken, orman hızla altından çekildi ve Feroand aniden beliren açıklığa çıkıverdi.  “Nihayet!” dedi susuzluktan kurumuş, bitkin dudakları. Geceyi ışıl ışık dolduran Kasaba, bu açıklığın ortasına konuşlanmış, dinginlik vaat etmekteydi. Binalar, sokak satıcıları, kaldırım taşları… Temelde her şey korku içinde yaşayan köylü yerleşkelerindekiyle aynıydı. Fakat burada, yapıların her yeri pencerelerle donatılmış; kaldırım taşları, geçmişte gönlünce atılmış adımların darmadağınık kesişimlerine serpilmiş; hemen hemen tüm yollar seyyar tablalarla işgal edilmişti. Köylerin aksine, sokaklardan akıp giden şey tahıl veya endişe değil, hürriyetti.

Kasaba’da kalıcı olarak yaşayan kimse yoktu, gördüğü binaların hepsi hanlardan ve çeşitli dinlenme noktalarından oluşuyordu. Aralarına birkaç tanesinin yeni katıldığını fark etmek onu gülümsetti, uzun zamandır buralara gelmemişti. İnsanlarla kaynayan sokaklarda ilerleyip tablalarda sergilenen çeşitli ürünlere göz atarken, bir yandan da havada asılı gürültüyü hissetmeye çalışıyordu. Hayır, onu adeta içiyordu! Bu hareket ve cümbüş, Feroand’ı yorgunluktan sıyrılıp canlanmaya davet ediyordu. Zikzaklı sokaklarda ilerleyen, bir yerlere bağıran, binalara girip çıkan veya bu kargaşada satıcılardan bir şeyler satın almaya çalışan yayalara çarpmak bile ona birer selamlama gibi geliyordu: “Hür Kasaba’ya hoş geldin dostum, özgürlüğün yüreğinden taşsın!”

Dudaklarını satın aldığı suyla ıslattıktan sonra, vücudunun itirazlarına zerre aldırmayıp, tezgahtarları ve tablalarını boyunlarına asan satıcıları tek tek dolaştı. Niyeti alışveriş edebileceği şeyleri belirlemekten çok, ruhunu rahatlatmak ve buralardaki son duruma şöyle bir bakmaktı.

Gece kalabalığının ve sokakları aydınlatan meşale ile lambaların üzerinden, daha ötelere bakınmaya çalıştığında, meydanda bir grup insanın toplanmaya başladığını fark etti. Kasaba’ya gelenlerin birtakım özel işler için ilanlarını sunduğu kürsüye çıkmış, eleman arıyorlardı: “Gelmezseniz bitmez ki bu dostlarım! Lütfen, son bir kişi… Açıklığı genişletmek için tek bir kişi daha gerekli!”

Sözlerini bitirince elindeki oduncu baltasını kabaca kaldırıp sergiledi. Birkaç saniye sonra, etrafından geçip giden kalabalıktan bir gönüllü çıkmış olacaktı ki ağır çeliği indirip kürsüyü terk etti.

“Hala çocukluğumdaki gibi” dedi Feroand, iç çekerek. “Çoğu zaman kızıyorum ama seviyorum da.”

 

Midesinden gelen gurultular ve bacaklarından yükselen ağrılar kendilerini yavaş yavaş dinletmeye başlamıştı. Yorgundu, açtı ve etrafta aval aval dolaşmadan önce söylentilere bakmalıydı. Kendisi hakkında bir şeyler var mıydı? Kasaba’da son durum gerçekte nasıldı? Böylece, buraya her gelişinde uğradığı hana yollandı.

 

 

Paylaş:

Bir Cevap Yazın