İKİ ÜLKE : BÖLÜM 1

Evrenlerden birinde, yaratılmışlar ve yaratılanlar sırada beklerken, hiçbir varlık yoktu ne yerde ne gökte, görülebilecek seviyede, ne yeryüzünde ne gökyüzünde.

Günler ve geceler daha yer değiştirmemişken, bir varlık bütünlüğünü daha tamamlayamamışken. Bir tanrı vardı ki, göklerde gezen, gümüş kanatlara sahip, uçması gerekmediği halde uçmayı seven bir Tanrı. O, Olepius diye anılırdı, o hem yerde hem gökte, yalnız başına doğmuş ya da doğmamıştı, bilinmezdi onun varoluşunun keskin sırları. Yalnız başına yaşayan bir tanrıydı Olepius, zamanın olmadığı bir boyutun içinde.

Olepius gümüş kanatlarını çırpmıştı, karanlığa doğru bakıyordu gözleri, ıssız bir yere doğruydu gidişi. Yaratılmış hiçbir varlığın olmadığı bir boyutta ruhunun çalkantılı arzuları yaratmak için yeniden yankılanıyordu. Karanlığı dizayn etmek istiyordu, ona rağmen onun gücüyle. Adımları ve elleri sıkılmıştı aynı şeyleri yapmaktan, yaradılışı aynı ritmik ölçüsüne uymaktan ve o ölçüye göre bir şeyler  yaratmaktan. Bir varlığı öldürmekten, bir varlığı var etmekten, bir uygarlığı yok etmekten, bir uygarlığa yaşam vaat etmekten. Elleri yorulmuştu aynı ritmin içindeki aynı notaları tekrar etmekten. Değişmeyen bir kurgu içinde bağımsız varlığına bağlı varlıkları hissetmekten. Yeni bir şey yapmak istiyordu Olepius, belki bir devrim olmalıydı yaratılış tarihinde, yapılan işler, güçlü olmalıydı zamanın vazgeçilebilirliğinden. Olepius aynı zamanda sıkılmıştı tanrılıktan ve tanrılığın getirdiği yükten. Oysa ki nasıl sıkılabilirdi bir tanrı her şeye sahipken kolları, zamanın asasını tutarken elleri, kaderin kılıcıyla keserken yarattığı ipleri, nasıl sıkılabilirdi ki tanrılığın getirdiği yükten.

Ne isterse yapabilirdi Olepius, istediği şekilde yaratabilirdi ve öldürebilirdi onu sıkan döngü de buydu aslında. Yaratmak ve yok etmek ne olursa olsun aynı düzeni aynı ayaklar ve amaçlarla takip etmekti. Bir insan değildi o yapmak istedikleri için zamanı dikkatlice tüketen, dağları dizleriyle aşan, denizleri gemilerle geçen, karanlıktan korktuğu için sokak lambalarını yaratan. Bir insan değildi Olepius, o bir tanrıydı; insan olmak istese bile, var oluşunun tabularına karşı koyamazdı çünkü her balık her suda yaşayamayacağı gibi de üstün olanda alçak olanlar arasında yaşamazdı. O bir tanrıydı ve tanrıların görevleri vardı, evvel zaman içinde olanları ve olabilecekleri tasarlamak gibi.

Uçmaya devam ediyordu Olepius, ıssız bir karanlığın içinde kararlılıkla geçiyordu, sonsuzluğun denizindeki yokluğu. Zihninde birbirine bağlanırken ipler, kurulamıyordu bu iplerin üstüne köprüler çünkü düşünceleri bir sonuca ulaşamıyordu. Elleri yaratma değneğine sımsıkı sarılamıyordu. Kararlılıkla uçan kanatlarına, meydan okuyordu ruhunun kararsızlığı. Çırptıkça kanatlarını bir bir geçiyordu, sonsuzlukta bir obje halini alamamış karanlığı. Zihnine hücum eden tasarımlar bu denizi hızla aşamıyordu çünkü sonsuzluğun içindeki tek son Olepius’du. Sonların durduğu ya da duracağı son nokta Olepius’du. Fikirler zihnindeki evreni ziyaret etmeye devam ediyordu, yıldızlara benziyordu fikirler bazıları kayıyordu, başka yıldızlara çarpıyordu, bazıları parlıyordu Olepius onlara doğru yaklaşıyordu.

Düşünceleri ile elleri yer değiştiriyordu. Elleri yaratma değneğine sımsıkı sarılmıştı, karar vermeye doğru yaklaşmıştı. Belirsiz düşlerin sesleri yitip giderken, kanatlarının kudretiyle, bedeni yorulmak bilmiyordu. Sonsuzluk denizinde düşünmeye devam ediyordu. Düzlüğe varamayan düşler, kanatların çırpınışında tek tek yitip giderken, karar veremiyordu o neyi nasıl yapacağına, yaptıklarının ne sonuç doğuracağına, yaratılışın basamaklarına hangi adımı atacağına?

Sıradanlıktan sıkılmıştı, aynı ritimdeki bir şarkıyı söyletmekten bıkmıştı. Zihnindeki bu belirginlik,  an ve an yutuyordu belirsizlikleri. Yarattığı mahlûkların en gözdesini düşünüyordu, yani insanı. Onu affetmeyi seviyordu, onu korumayı da seviyordu. Bağışlayıcılığının da sınırı olsa bile, merhameti ile kalbi aşıyordu kendi varlığının hudutlarını. Belki taviz veriyordu insanlara karşı ama sevgiydi bir tanrının tavizlerinin en büyük yansıması.

Kavramlar, nesnelere bağlanırken döngülerin zincirinde, fikirlerin boynuna yapışıyordu. Belirginleşen bir suret oluşuyordu, Olepius’un yarattığı tasarım aynasında sevgiden ve nefretten beslenen, üstüne ya aşağı ya göre şekillenen. Yarattıklarının onu hatırlaması onu mutlu ediyordu, daha çok mutlu olmak istiyordu. Duaları çekmeliydi ruhuna kendi adıyla, kullarının ağzıyla. Gerçek ile doğruyu ayırt edebilmeleri için en önemli şeydi nereden geldikleri, nereye gidecekleri ne için nereye getirildikleri. En önemli olmalıydı Olepius çünkü o en önemliydi, o yaratıcıydı, o bir tanrıydı.

Denizin üstünde de yürüyebilirdi Olepius ama nesneleri aşağıda görebilme arzusu nedeniyle uçuyordu gökyüzünde. Onun insanları da böyleydi günleri geçirirken, yeryüzünün manzarasında gökyüzünün yansımasıyla, onlara gelecek vaat etmeyen bir tınının eşliğinde bir bir öldürüyorlardı fikirleri. Bir fikir dışında diğer fikirleri, öldüremedikleri tek fikir yükseklikleriydi. Yüksekteydi Olepius, o en yüksekte! Yüksekteydi onlar en yüksekte

Bir ülke yaratacaktı Olepius, döngülerin belirsizliği ellerinin azmiyle kırılacaktı. Gökyüzünde yaratılacaktı bu ülke ve gökyüzünün adını ruhunda taşıyacaktı. İçerisinde yüceliği barındıran insanlar yaşayacaktı, yoksulluğun gökyüzünden başka diyarlara sallandırıldığı bir ülke olacaktı bu yer.  Zenginliğin kalplerde ve ceplerde dolup taştığı, altın gibi gökyüzünden aşağı doğru kaydığı bir ülke, umutsuzluk dahi olmayacaktı göklerin ülkesinde, umudu güneşe yakın olanlar göğüslerinde taşıyacaktı. Gökyüzünün halkının zihninde, bugün yüce bir tatla yaşanarak, gelecek başarılı adımların yarattığı inançla planlanacaktı. Bir düzen kurulacaktı Olepius adına ve yönetecekti onu, onun  hizmetkârları cennetin krallığını onun adına.

Fikirlerin gerçekliği eşliğinde, yaratma değneğine sımsıkı sarılırken bir fikir daha geldi aklına. Bir değil iki ülke yaratacaktı. Böylece insanlar iyiyi ve kötüyü anlayacaktı, bir değil iki ülke yaratacaktı, böylece cennet cehenneme kin kusacaktı ve cehennem de cenneti arzulayacaktı. Elbette bütün bunların bir düzeni ve bir bedeli olacaktı. Her düzenin ötesinde, bir kural koyanda var olacaktı.

Olepius’du o yücenin adı, elindeki yaratma değneğiyle iki ülke yaratacaktı. Ülkelerden biri yükselince diğeri alçalacak olan, ikisi de aynı mesafeye gelince toprakları sonsuza kadar birleşecek olan iki ülke. Biri en aşağıda, biri en yukarıda, biri zenginliğin ve tokluğun, diğeri yoksulluğun ve açlığın yuvası olacaktı. Aşağıdakiler umut edecek, yukarıdakiler umut edilenleri kutsal kitaplarda aşağıya vaat edeceklerdi. İki kutsal kitabı olacaktı iki ülkenin, birinde yukarıdaki cennet anlatılacaktı, diğerinde aşağıdaki cehennem. Zıtlığın inancı getirdiği gibi, yukarıda cehennem anlatılacaktı, yukarıdakilerin Olepius’a sonsuza kadar inanmaları için. Aşağıda ise cennet anlatılacaktı yani yukarıdaki ülke, iki kitap da birbirlerinin sırlarını barındıracaktı. Yukarıyı aşağı daha iyi tanıyacaktı, aşağıyı da yukarı.

Aşağıdaki ruhlar cennete ulaşmak için Olepius adıyla yüzyıllarca yalvaracaklardı. Yukarıdakiler ise cehennemden sonsuza kadar kurtulmak için kurban sunacaklardı tanrıya. Gökyüzünde gökyüzünün kalbinde, sonsuza kadar yaşayacakları güzellikler barındıracaktı düze,  insanlar için. Aşağıdaki ülkede ise var olabilecek kötülükler içinde, en yüce kötülükler yeşerecekti yüzyıllar boyunca büyüyerek. Hastalıklar kol gezecekti, ölüm meleği yorulsa bile işini şehvetle sürdürecekti.

Hundara olacaktı adı aşağıdaki ülkenin adı, aşağılıkların düşmüşlerin yuvası ve kutsal kitapları okuyarak, soylu uzun elbiseli rahipler yükseklerdeki gökyüzünün halkına hikâyeler anlatılacaklardı. Korku dolu, şeytanların insanların içine girdiği, şeytanların insan bedenlerini yediği hikâyeler, yamyamlar caniler hakkında, büyüterek abartarak, zincirden korkan kölenin boynuna görünmez bir zincir vurarak sağlanacaktı Olepius’un kurduğu düzen. Yukardan aşağıya bakmanın verdiği tatla yaşayacaklardı gündüzleri ve geceleri.

Gökyüzündeki ülke var olmuştu, Hundara da nerdeyse varlık sahasına koyulmuştu. Dizayn mükemmel olmalıydı, iki fikir yetmiyordu Olepius’a, döngünün akıl almaz bir tasarımı olmalıydı ve bu tasarım insana ve insanlara yüzsüzlüğü anlatmalıydı. İnsan hem yüce bir varlıktı, varlık sahasında yüceler arkasında ve önünde yüzyıllarca bir ileriye bir geriye doğru yürüyen; var olan var edilen, yok olan yok edilen. Sayısını bilmese de Olepius yarattıklarının bu sefer ki tasarımı diğerlerinden farklıydı onun gözlerinde, öyle bir düzen kurmalıydı ki, bir ülke sürekli diğerini anmalıydı; diğer ülke ise ona ulaşmak için hayal kurmalıydı, yaşamamın bir anlamı, ölümün de bir bedeli olmalıydı.

 

Bir bedeli olacaktı eşitsizliğin; bunun için Olepius bir ruh yaratacaktı, gökyüzü ülkesinde herkesin aklını karıştıran, düşünceleriyle insanları farklı iklimlere savurabilecek güçte bir ruh; iki ülkenin birleşmemesinin nedeni,  bu düzensiz ruhun doğduğu bedenin kurban edilmesi olacaktı. Çocuk 22 yaşına gelmeden önce katledilmek zorundaydı. Eğer çocuk 22 yaşına gelirse iki ülkenin toprakları sonsuza kadar bir bütün olacak ve hiçbir güç onları ayıramayacaktı. Gökyüzünde kalmanın bedeli, gökyüzünde yaşayan insanlar için,  düzensiz ruhu bir törende katletmek olacaktı, gökyüzünün insanları Olepius’a bir kurban sunacaklardı. Çocuğun kanını içmeyeceklerdi belki  ama bıçakların kibrini her biri paylaşacaktı.  her yirmi birinci yılın üç yüz altmış dördüncü gününde, 22 yaşına girmeden önce çocuğu bulup katledeceklerdi.

“İyiyim” cevabına “Neden iyisin?” diyebilecek kadar cesur olacaktı bu ruh, sorgulayabilecekti gökyüzündeki yüceliği, aşağıdan neden korkulduğunu anlamayacaktı. Düşünceleri onun kim olduğunu herkese gösterecekti, farklı bir iklimin farklı bir diyarın hizmetkârıydı o, gerçekliğin içinde bile derin manalar arayacaktı çocuk. Ruhu 22 yılda bir dünyaya gelecekti, sorgulayacak, yol gösterecek ama uzun süre boyunca katledilecekti. Aşağıdakilerin neden aşağıda olduğunu merak ederek, büyük bir suç işleyecekti ya da yukarının Hundara sayesinde yüksekte olduğunu söyleyerek Olepius’a küfür edecekti.

Tasarımı tamamlamıştı Olepius ve iki ülkede hayat başlamıştı. Aşağıya bakıyordu üzülüyordu yaptığına, ama yukarının güzelliği sevindiriyordu onu. Aşağı varsa yukarı da olmalıydı bu her evrenin kuralıydı, en tepeye bakmak da en tepeden aşağı bakmak da insanın kaderine bağlıydı.

 

Devam edecek…

 

 

 

 

Paylaş:

Bir Cevap Yazın