İKİ ÜLKE : BÖLÜM 2

Olepius adına büyük tapınaklar inşa edildi, ilk insan doğup büyüyüp, torunlarını, torunlarının torunlarını gördü.

Gökyüzünün bir büyük bir sırrı da ölümsüzlüktü. Yüzyıllar geçti, yüzlerce insan yüzlerce defa katledildi, düzeni korumak adına Olepius uğruna. 22 yılda bir Angela Meydanındaki tapınakta, kurban olarak sunuldu bir beden gökyüzüne en yakın yerde, gökyüzü ülkesinin insanlarının yaşamlarını sürdürebilmeleri adına.

Gökyüzü ülkesi, defalarca kurtarıldı bulutlardaki konağından koparılıp alçaklara doğru yol almaktan. Zanaatkârlar altından at arabaları yapıyorlardı, atlar altınla giydiriliyordu. Şarkılar gökyüzüne adanıyordu, tapınaklarda ilahiler söyleniyordu, yeni doğmuş çocuklar, tapınaklarda eğitim görüyorlardı. Gördüklerini ise onlardan önce görmüş olanlara büyük heyecanla anlatıyorlardı.

Mükemmelliğin oluk oluk aktığı ülkede, bir tek günah anlatılmıyordu günü gelene kadar gelecektekilere. Öldürülmesi gereken bir çocuk, çocuk nasıl öldürüleceği, neden öldürülmek zorunda olduğu bilmeden yaşıyordu. Ulitler, bir nevi rahipler, kutsal kitaplara rağmen şeytan diye kandırıyorlardı insanları, o çocuktan bahsederken. Lekeliyorlardı Ulitler doğacak olan ya da geçmişte doğan o saf ruhun adını. Çünkü kötülüğe kötüyü yok etmek için başvurmak, yeterli sayılıyordu vicdanların zincirinden kurtulmak için. Doğan bir çocuk olsa da, tek yaptığı felsefe yapmak, varoluşa dokunmak olsa da, şeytan olarak anılmalıydı, çünkü farklıydı. Ağzından çıkan sözler, kimseyi utandırmamalıydı, şeytan yok edilmeliydi, kimseye bildiği bir şeyden bir başkasını düşündürmeden.

İnsanlar tanrılarına saygı duyarlardı gökyüzünün ülkesinde, onu çok severlerdi hem gündüz hem gece, umut ebediyken gökyüzünün ülkesinde. Tek korkuları, aşağıdaki cehennemdi ve onu getirecek bir ruh. Çerçeveden çıkmış o ruhun gelmesinden korkarlardı. O gelince ise ülkeyi kurtarmak için bütün insanlar Olepius’un adıyla ellerine bıçaklar alırlardı, görev gereği cinayet işlemenin verdiği huzura sığınarak, göklerden gelen bir kararın emrettiklerini, düzeni korumak adıyla yaparlardı.

Emirleri her zaman görev bildiler, tanrının emrine boyun eğdiler. İnsanların katline sebep olan olayları sorgulamak yerine düşünmeden boyun eğdiler. Okuyarak anlamayı değil, anlatılana inanmayı seçtiler. Masumiyet ve merhamet yerine, cinayetler işlediler. Aynı şarkıyı söylerlerdi gökyüzünün ülkesinde, aynı duayı ederlerdi insanlar. Yasaktı çünkü Olepius’a karşı bir ses ya da bir nefes dile getirmek, o insanlarına her şeyi vermişti. O cehennem aşağılarda uyurken göklerdeki cenneti insanlara göstermişti. Tamahkâr ruhları şarkılar ve hikâyelerle beslemişti.

Asıl amacı masum bir çocuğu defalarca öldürmek değildi Olepius’un, amacı iyi ile kötüyü birlikte var etmekti. İnsanların düzene dur demesini istemişti, iki ülkenin birleşmesini istemişti. Yüzyıllardır heyecanla bekliyordu bunu. Kendi kibirlerinden tanrılarını yanlış anlayan insanların yüzüne yüzsüzlüklerini vurmak istiyordu.

Çocuk bir şekilde kurtarılmalıydı, Olepius’un yüce adını anarak bıçaklarla sıraya giren gökyüzünün ülkesinin yüce ama küçük kalpli katillerinden. Döngü bir şekilde kırılmalıydı ama yüzyıllardır kırılmamıştı. Olepius bundan sıkılmıştı ama geleceği görebiliyordu. Döngü çok yakın zamanda kırılacaktı.

HUNDARA

Küçük köyler kurmuştu, yeryüzünde doğan ilk insanlar ve yine ilk insanlar, insanı öldürecek bir yol bulmuştu. Kayalar oyulmuştu, taşlar keskinleştirilmiş, hastalıklar hem gündüz hem gece saf ruhların peşinde gezmişti, ölüm meleği Hundara’da hâkimiyetini ilan etmişti. Doğan iki çocuktan her biri, güneşin gözkapaklarını yakıcı etkisine meydan okuyamadan, kapatıyorlardı gözlerini. Gözler hiç açılmıyordu bazen, bazen ise ansızın kapanıyordu. İnsanların eliyle, aşağıdaki ülkeye kıyamet konuk oluyordu.

Geleceği düşleyebilen dahi yoktu, sabah güne başlayıp yiyecek ararken tükeniyordu ömürler. Boğaz kesiyordu, bedel için var olan varken, daha çoğunu elde etmek amacıyla didinen katiller. İnsanlar sevdiklerini her an kaybedebiliyorlardı, ölüm meleğinin uşakları yolları hep kesiyordu. Katiller, salgınlar, açlık ve savaş her taraftaydı. Lideri yoktu mahşerin dört atlısının, atlılara ihtiyacı yoktu çünkü insanın kötülüğe yelken açabilmek için.

Yüzyıllar böyle geçerken aşağıdaki ülkede, hanedanlar da güçlenir oldu günden güne, nesiller boyunca birbirini boğazlayan ailelere hanedan denilmişti. Yoksulluğun, düşmüşlüğün ülkesinde düşen yerin altına daha çok itilmişti. Kadere meydan okuyan başkasının sırtına basan zenginler, boğaz kesmek için altın arayan katiller,  gökyüzünün ülkesinin insanlarını bile bilseler kıskandırırlardı. Yokluğun içinde onu daha çok yok ederek kendileri var oluyorlardı.

İnsanları koruyacağına ant içenleri de vardı, daha çok öldürmek için iddiaya girenleri de, korumak için yola çıkanlar da, öldürmek için karanlık saçanlar da. Korumak için yemin eden, tehditlere karşı ilk önce daha güçsüz olanı feda ediyordu, öldürmek için iddiaya giren ise istediğini alıyordu.

Hundara’nın güneyinde bir uçurum vardı, kuzeyinde ise gökyüzüne uzanan bir dağ, bir efsane ye göre iki ülke birleştiğinde bu dağ dümdüz olacaktı. Yukarının ve aşağının insanları, ilk bu dağın enkazı üstünde karşılaşacaklardı.

Öldürmeye gücü yetmeyen merhamet dolu bedenler de vardı Hundara’da. Tek yapabildikleri ölüm meleğinden ve uşaklarından kaçmaktı. Güneye yerleşmişti bunların bazıları, gökyüzüne yakın olabilmek için.

Elward ailesi de güneye giden ailelerden biriydi, Odin âşık olmuştu Anna’ya ve onu korumak, ölümden uzak tutmak için güneye gitmek istemişti. Orada daha güzel bir ev bulabilirlerdi, hatta bir çocuk bile yapabilirlerdi. Hundara’da artık hiç kimse çocuk doğurmak istemiyordu, doğan çocuklar ise ruhları kötülüğe ait olmasa bile kötülükle doğuyordu. Ama Odin ile Anna’nın çocukları farklı olacaktı. Düşen yıldızlar, aşağıya inerken nasıl parlarsa, onların çocukları da insanlara gökyüzünü hatırlatacaktı.

ÇOCUK

Güneye ulaşıp, ağaçtan bir ev yaptılar. Yıllar sonra, bir çocuğa sahip oldular. Çocuğun adını Edric koydular, anlamı farklı olmalıydı, herkese rağmen bu çocuk farklılığı içinde barındırmalıydı.

Yıllar geçtikçe büyüyordu Edric, gökyüzünü hayal ediyordu tırmanmak isteyen ruhu bedenine sığmıyordu. Annesinin anlattığı hikâyeleri dinleyerek, her gün dağa tırmanmaya çalışıyordu. Gökyüzünün ülkesini hayal edip, tekrar aşağı iniyordu.

EDRİC

Yirmi bir yıl boyunca mutlu yaşamışlardı, Edric artık yirmi bir yaşındaydı. Dağın kıyısına kimse uğramamıştı Edric dışında.

Odin: Anna Edric nerede, odunları taşıyabilmek için ona ihtiyacım var.

Anna: Sanki bilmiyorsun nerede olduğunu, yine dağa gitti!

Annesi ve babası, ondan bahsederken Edric Hundara hakkında birçok bilgiye sahip olmuştu. Annesinin taşıdığı kutsal kitabı defalarca okumuştu, cenneti hayal ediyordu, ailesi ile birlikte orada yaşayacağı günleri, ne güzel olurdu, ölmekten korkan, kötülükten bahseden kimse olmazdı yukarda. Başka insanlarda olurdu çevresinde, belki annesi ve babasının anlattığı aşka benzer bir aşkı yukarıda bulurdu.

Vakit geç olmuştu, düşünmeye devam ederken saati fark etti, güneş batıyordu. Artık eve dönmeliydi. Eve yaklaştığında, yakınlardan gelen bir duman fark etti, korktu yavaş adımlara dumanın geldiği yere doğru ilerledi. Gözleri ile umut eden kalbi, çatışsa bile gerçek açıkça göz önündeydi, dağa doğru çıkan dumanın kaynağı Edric’in eviydi.

Eve doğru koşuyordu, ormanın içinden dakikalar ilerledikçe kalbinin ritmi artıyordu ve Edric eve yaklaşıyordu.

Eve geldiğinde, hiç tanımadığı adamlar vardı, bir kayanın arkasına saklandı. Evi yanıyordu, annesi ve babasının elleri bağlıydı, adamların sayısı çok fazlaydı, annesi ve babasına ne yapacaklardı bunu bilmiyordu. Ama Annesinin ve babasının anlattıklarına göre tahmin edebiliyordu.

Ölüm tacirleriydi gelenler, insanları zenginlere köle diye satıyorlardı bu adamlar. Şehir şehir, köy köy gezerek yakıp yıkıyorlardı evleri. Edric çaresizdi, yaklaşmalıydı ahşap evin önündeki çitlere, belki annesi ve babasını bir şekilde kurtarabilirdi.

Ölüm Taciri: Başka kimse var mı kontrol edin!

Anna: Yemin ederim ki başka kimse yok, sadece ikimiz yaşıyoruz burada yıllardır!

Evin sadece çitleri tutuşmuştu, çitleri yanmıştı ev sapasağlamdı. Anna’nın en büyük korkusu, adamların eve girip evde başka birinin yaşadığını fark etmeleriydi.

Diğer Ölüm Taciri: Bir çocuk odası bulduk!

Emri veren ölüm taciri, Anna’nın boğazına yapıştı: Nerede o?

Anna: Biz oğlumuzu yıllar önce kaybettik, dağda düştü mezarı bile var.

Ölüm Taciri: Yalan söylüyorsun! Seni öldürürüm nerede o?

Edric dayanamadı, “Anneeeee!” diye bağırdı. Ölüm tacirinin eli gevşedi,

Anna bağırdı; “ Kaç oğlum bizi bırak, ne olursun kaç!”

Ölüm tacirleri Edric’e doğru yaklaşırken o koşmaya başladı. Dağa doğru koşuyordu, tırmanmaya doğru, orman gözlerinin önünden yavaşça kayboluyordu. Edric dağa yaklaşıyordu.

Tırmanmaya başladı. Ağlayarak tırmanıyordu gökyüzüne, ne kadar zamanın geçtiğini fark etmiyordu. Güneş batmıştı hatta gece yaklaşmıştı, ağlayarak hırsla tırmanmaya devam ediyordu. İçindeki bir ses sürekli ‘Onları kurtaracağım, onları kurtaracağım…’ diyordu.

Hırsla tırmandıkça, bulutlara yaklaşıyordu. Ölüm tacirleri kaybolmuşlardı. Muhtemelen onu aramaktan vazgeçmişlerdi ve edindikleri köleleri iyi bir fiyata satmaya gitmişlerdi.

Edric tırmanıyordu, günler geçiyordu, tırmanmaya devam ediyordu.

Bulutlara doğru yaklaşıyor, gökyüzünün ülkesini gün geçtikçe görebiliyordu, tırmanmayı kimse denememişti. Edric deneyenlerin ilkiydi.

 

Devam edecek…

 

 

Paylaş:

Bir Cevap Yazın