İKİ ÜLKE : BÖLÜM 3

Günlerden bir gün gökyüzünün ülkesinde, hava soğukken bulutların içinde, yeryüzü birden ısınmaya başladı.

Gökyüzünün ülkesinde bu sıradandı, hava soğukken ısınmaya başlamıştı, yaz geliyorsa ülke alçalıyordu demek ki. Bıçakların vakti yaklaşıyordu, bütün insanlar biliyorlardı soruların cevabını, iyilik melekleri bırakacaklardı yakında kanatlarını. O gün doğan çocuklardan biri düzene aykırıydı, düzene aykırı yaşayacaktı. Ama ölümü düzene göre karşılayacaktı.

Gökdelenler vardı, gökyüzünün ülkesinde, bulutlara konak kuran gökyüzünün halkı konak kurmakla  yetinememişti. Onlara komşu olmakla, onları aşmak, ötelerini görmek için bulutları binalarla örtmüşlerdi. Bütün pencerelerin baktığı ak meydan vardı, gökdelenler onun etrafını sarmıştı. Rahipler ak meydanın ortasına, gün ışığı adında bir tapınak inşa etmişlerdi yüzyıllar önce. Güneş yüzyıllardır var oluşundan beri, o tapınağın üstünde doğmuştu. Güneşin varlığını gören bütün ruhlar, yüzyıllarca karanlığı meydanın manzarasında unutmuşlardı. Yaratılışlarının getirdiği karanlık dışındaki karanlığı, yani insanın eliyle var olan dışarıyı, Ak tapınağın üstüne düşen gün ışığı unutturmuştu.

Yirmi bir yıl üç yüz altmış dört günde bir, tapınağın çanları çalardı. Yıl dönümünden bir gün önce ve bir gün sonra. Bir gün önce çalan çanla, bıçakları alırlardı ellerine insanlar, sıralanırlardı gökdelenlerden çıkarak. Meydanın ortasında bulunan Ak tapınağın yolunda, sıra sıra dururlardı. Çocuk geçerdi oradan o gün, yirmi bir yıl üç yüz altmış dört günde bir. Bıçakları görmesin diye, vicdanlarda yansıması ile karşılaşılmasın diye. Yüzünün hatırlanmaması için bir maske takarlardı Ulitler çocuğun yüzüne.

Tapınak beyaza boyanmıştı, böylece gün ışığı daha iyi yansıyordu tapınağın üstünde. Gökdelenler ise siyahtı, beyaza boyanmaları yasaktı. Çocuk tapınağın zindanına koyulurdu, her yirmi bir yıl üç yüz altmış dört günde bir.

Ertesi gün gece yarısını kadar beklerdi bıçaklı eller ve gece yarısından tam bir saat önce katledilirdi çocuk. Kutsal kitap böyle buyurmuştu, aşağıdaki ülke birleşmeyi son ana kadar umut etmeli, yukarıdaki ülke ise son anlara kadar birleşmekten korkmalıydı. Kurban son ana kadar Olepius’a dua etmeliydi, yaşama umudunu içinde barındırmalı.

Saat 11’e her geldiğinde her döngünün bir gününde, çocuğun kalbine saplanırdı ilk bıçak Baş Ulit tarafından. Gökyüzünün halkı yüzü maskeli çocuğu rahibin ardından bıçaklarlardı tek tek ve aynı bıçağı saklarlardı yüzyıllar boyunca, her yirmi iki yılda bir kullanarak.

ELRA

Aldaria doğum sancıları eşliğinde uzun bir gün geçiriyordu, artık vakti gelmişti hastaneye gidip gökyüzünün ülkesinde yeni bir ruh dünyaya getirmenin. Hava sıcaktan kavrulurken kocası Kahan erken gelmişti o gün. En büyük gökdelen olan Namerah’daki işinden, hükümet için çalışan bir memurdu. İyi şeylerin mükemmel olması için hem gündüz hem gece uğraşan bir adamdı o. Eve geldiğinde karısının sancılarının arttığını görünce hemen bir at arabası çağırdı. Aldaria’yı kucakladı, Tarah şehrinin sokaklarından bir bir geçerek hemen Kahan’ın çalıştığı yerin yakınındaki bir hastaneye vardılar. Tarah gökyüzü ülkesinin başkentiydi, tek bir ülkenin tek şehriydi.

Sancıları doğumu müjdeliyordu Aldaria’nın, saatler sonra anne olacaktı. Karnında büyüttüğü bir yokluğun, varlığının sorumluluğuna kocasıyla birlikte sahip olacaktı.

Doğum sıkıntısız geçti, bir erkek çocukları olmuştu. Elra koyacaklardı ismini önceden düşünmüşlerdi. Birliktelik anlamına gelen bir isimdi Elra, insanları bir araya getirmeliydi çocukları, umudu en derinlerinde taşımalıydı.

Eve döndüklerinde her şey normaldi, her bebek gibi Elra da çok masumdu. Sıradan bir çocuk gibi duruyordu ama sıradan değildi o farklıydı. Zamanla bu anlaşılacaktı, yasak bahçenin elmasına göz dikecekti. Katledilmek istenecekti, gelecek bozulmasın diye, kuralların korunması adına.

O günden bir gün önce, bir çocuk katledilmişti oysaki bütün gökyüzü bunu unutmuştu. Bugün doğacak çocuklardan biri, yine kurban olmalıydı olacaktı. Kahan ile Aldaria bundan korksalar da çocuğun doğduğu an, doğum günü tarihi ve saatiyle yazılmıştı hastane kayıtlarına. O gün doğan iki yüz yetmiş ikinci çocuktu Elra. Yani katledilecek çocuk olma ihtimali yüzde bir bile değildi. Aldaria’yı ve Kahan’ı bu durum büyük ölçüde rahatlatıyordu.

Yıllar hızla geçiyordu.

Okula başlaması gerekiyordu, on bir yaşına gelmişti Elra, yapması gereken şeyleri kitaplardan öğrenecekti. Kitaplara göre yaşayacaktı, kurallara göre çalışacaktı. Aşık olmadan belli bir yaşa gelince sevmediği bir kadınla evlenecek ve kendini o kadını sevdiğine inandıracaktı. Kimliği farklı olsa bile bunu unutacaktı, düzenin emrettiği gibi sonsuza dek yaşayacaktı. Cennetin ülkesinde, cennete layık bir birey olacaktı çünkü Gökyüzünün ülkesinde yer yoktu aşk’a ya da aşk uğrunda anılacak kavramlara.

Okulun ilk günü Elra’nın kutsal kitaplarda bahsedilen ruh olduğu anlaşılacaktı. Çocuklara okulun ilk günü bir seçim yaptırılırdı, kitaplar okutulur birini seçmeleri istenirdi. Ne okutulduğunu ne aileler ne de Ulitler bilirdi. Sadece Baş Ulit kitapların sırrına vakıf olabilirdi.

Annesinin elini tutarak okula doğru yürüyordu Elra, annesi korkuyordu günün onlara ne getirebileceğinden.

Elra: Okulda sadece var olanları mı öğretiyorlar anne?

Aldaria: Çok gereksiz bir soru değil mi bu Elra, olmayan bir şeyi nasıl öğretebilirler ki?

Elra: Var olanların varlığı öğrenilmeden önce, onlar da var olmayan olarak kabul edilmez mi anne?

Aldaria bu soruyu beklemiyordu, çok korkmuştu ama olabilirdi, Elra yaşına göre çok zeki bir çocuktu.

Aldaria: Görünmeyenin varlığını nasıl bilemiyorsak, var olmayanın varlığını da öyle bilemiyoruz, bu yüzden okulda öğretemiyorlar bunu!

Elra: Peki anne, Olepius’u nasıl öğretiyorlar, varlığını bilsek bile onu göremiyoruz. Onu görmediğimiz için varlığını bilemiyoruz, var olmayan da görülmediği için var olmayanı nasıl öğrenemiyoruz?

Aldaria Elra’ya tokatı yapıştırdı: Okulda sakın böyle konuşma, böyle konuşmanı yasaklıyorum!

Aldaria Elra’yı baş ulit’e teslim etti. Önce uzun bir salonu geçtiler ve bir kütüphaneye geçtiler. Masanın üstünde on adet kitap vardı.

Baş Ulit: Onunu da okuyacaksın ve unutma sadece birini seçeceksin.

Elra’nın önünde, tarih kitapları, kutsal kitaplar ve mesleklerle ilgili kitaplar vardı. Harika akıcılığa sahip romanlar ile bir şiir kitabı da vardı tabi bunların dışında.

Akşam olmuştu artık, kitaplar bitmişti. Baş ulit geldiğinde Elra bir kitabı çoktan seçmişti.

Baş Ulit: En çok neyi beğendin?

Elra kitabın sayfalarını kurcaladı, bir sayfayı açtı ve Baş Ulit’e gösterdi:

Bıçakları kitapların içine gizlerler

Gündüzleri gecelerle izlerler

Umudun peşinde, umudu kurban ederler

Gökyüzünün eşliğinde, dalkavukluk için

Elra: En çok bunu beğendim, dalkavuk ne demek efendim?

Baş Ulit’in yüzü sapsarıydı. On yıl sonrasını düşünüyordu çünkü yıllar sonra karşısındaki çocuğun kalbine ilk bıçağı onun saplaması gerekiyordu.

 

 

 

Paylaş:

Bir Cevap Yazın