SAÇLARIMI YIKAR MISIN?

Sabahın en karanlık saatinde uyandım. En karanlık saati bilir misiniz? Fecri sadıktan bir önceki an. Yani güneşin doğumundan önce, gecenin zirvesindeki en gizemli, en karanlık, en güzel zaman. Uyandım. Ne gerek vardıysa erkenden uyandım.

Kahrolsun, pazar günlerini hiç sevmem. Sevmeyişimin nedeni küçüklükten geliyor olmalı. Hayır, hayır, şu an küçüklüğüme inmeyeceğim. Sadece öylesine değinmek istedim. Hemen gelelim bugüne. Ne yapılır ki pazar günü?

Kahvaltı? Temizlik? Akşam yemeği hazırlığı? Alışveriş? Market? Ziyaret? Gezmek? Doğayla iç içe bir gezi? Arkadaşlar içli dışlı bir sohbet? Dışlı dışlı bir dedikodu? Dişe diş, kana kan bir intikam mı? İntikam? Hah! Gevşeyin ve gülümseyin, bunu söylerken sadece şaka yapmıştım. Yapmaya çalıştım demek daha doğru olur. Sanırım çok başarılı olamadım. Neyse.

Peki ne yapacağım? Elbette ki miskinlik ve de tembellik.

Durun bir dakika! Karnımdaki gurultu sesine daha fazla dayanamıyorum. Sabahın bu kör vaktinde o kadar saçmalamama rağmen bu sesi bastırmaya engel olamadım. Bir şeyler yesem iyi olacak. Ev arkadaşım henüz uyanmamış olmalı. İş başa düştü desenize. Bu miskinlik niyeti üzerine kalkıp kahvaltı hazırlamak olacak iş değil!

Şaşkınlık içindeyim. Sanırım iç sesim duvarları aşıp arkadaşımın kulağına ulaşmış olmalı. Ya da midemdeki sesler yan odada yankılandı, bilemiyorum. O da uyanmış. Üstelik şahane bir omlet pişirmek üzere. Nasıl bu kadar sessizce hazırladı anlayamadım. Pazar günlerini sevmem ama kahvaltılarına bayılırım. Uzun uzun hazırlanan, bir o kadar da uzun uzun yenilen pazar kahvaltısı candır. Üstelik arkadaşınızın elinden yemek daha da bir güzeldir. Sevgiye bağladım konuyu. Bunun üzerine kıymetli arkadaşıma teşekkür mahiyetinde güzelce bir sarılmalıyım: “Günaydın sana!”

Arkadaşım da şaşkın. Kör vakitte aç karnına sevgi göstergesinin şaşkınlığı. Bir anlık “Ay! Aman!” tepkisinin ardından yüksekçe sıçradıktan sonra elini göğsüne bastırarak “Nereden çıktın sen!” çığlığını ekledi. Ben de ürktüm tabi. Birlikte baş parmağımızın iç tarafını damağımıza değdirerek eski usul korku çıkartması yaptık ve gülüştük. İyi bazı şaşkın anlar var, değil mi?

Güzelce yenen kahvaltının artından ne yapacağımızı bilemez bir şekilde boş boş oturduk bir müddet. Öyle ya, kahvaltımızı hazırlamış ve yemiştik, günün dedikodusunu yapmış, haftanın fizibilitesini bile çıkartmış, üzerine birkaç bölüm Gumball izlemiştik. Ah, o ne güzel bir kedidir, canına yandığım. Eğlenceden bir miktar heybemize koyup erkenden başlayan güne renk katmıştık. Sıradaki gelsin dediğimizdeyse, temizlik faslı ile karşılaştık.

Balici falan değilim ama çamaşır suyunun kokusuna bayılırım. Kirli yerlere döküp zemin üzerinde mayhoş mayhoş dağılışını, içindeki kabarcıkların tembelce gülümsemesini izlemek, hafif ama keskin gelen kokusunu ciğerlerime çekmek acayip mutluluk veriyor. ” Senin için parayla satın alınamayan mutluluk nedir?” diye sorsalar kesinlikle bunu tarif eder ‘çamaşır suyu’ derdim.

Erken uyandığım için gün çabuk bitmiyor. Neyse ki öyle. Bu güzelim çamaşır suyu ritüelini kaçırmak istemezdim zira.

Uzun ve eğlenceli temizlik faslından sonra bir kahveyi hak ettiğimizi düşünerek mutfağa gittim. Arkadaşımın sütlü ve şekerli, benimse sütsüz ve şekersiz kahvemi hazırlayarak çamaşır suyu kokusunun üzerine bir de kahve kokusunu ciğerlerime çektim. ‘Bugün sıradan bir pazar değil de acayip sevinçli bir bayram olmalı,’ diye düşündüm içimden. Fakat, olamazdı. Çünkü bugün çirkin bir pazardı! Bu mutluluk havaları sade ve sadece içimden geçen havalardı. Adı üzerinde “geçen” yani gelen ve geçen, kalamayan havalar. Bu yüzden fazla havalanmamalıydım.

Köpüklü kahvelerimizi höpürdetip dedikoduya başlamadan ‘Sırada ne var?’ sorusunu sorduk birbirimize. ‘Yorgunluk’ dedik ikimizde. Hemfikir olmamızın verdiği yetkiyle film izlemeye karar verdik. Arkadaşım internetten film araştırırken ben de kahvemin telvelerini sayıyordum. Henüz sayabileceğim rakamlardayken startı verdi ve film izleyerek dinlence faslımızı da yapmış olduk. Artık hava kararmış, yapacak bir şeyimiz kalmamıştı. Ah, şu içimizdeki dayanılmaz boşluk!

Ev arkadaşım bir yandan saçı ile oynuyor, öte yandan derin derin düşünüyordu. Ben de arkadaşımın sessiz konuşmasını dinlemeye çalışıyordum. Bu arada masada duran kahve fincanının kenarından süzülürken takılıp kalmış minik kahve taneciklerini sayıyordum. Arkadaşım aniden yüksek sesle sızlanmaya başladı “Duş almam gerek, üşeniyorum. Saçlarımın yağı canımı sıkıyor ama yerimden kıpırdamak istemiyorum.” Yorgunluktan güneşte kalmış tereyağı gibi eriyen bedeni çoktan koltuğa serilmiş, suratı ekşimiş, sıkkın bir haldeydi. Sonra gülümseyerek dedi ki “Şu başımı alıp saçlarımı yıkasana!”

Aklımda şimşekler çakmış, gözlerimden renkler fışkırmıştı. Bu harika bir fikirdi, üstelik kendisi istemişti. Gülümseyerek karşılık verdim ve doğruca mutfağa gittim. Evimizdeki en keskin bıçağı elime aldım. Bir gözümü kapatıp diğerini kısarak bıçağın keskin sırtını baştan aşağı süzdüm. Sanki gizli bir elbisesi vardı da ben onu bakışlarımla soydum. Şeffaflık ve keskinliğin verdiği cazibeyle daha bir ışıldadı bıçak. Ağır ağır mutfağın kapısından çıktım. Sağında ve solunda duvarları süsleyen çizgi romanlarla süslenmiş uzun ince bir hol. Noel ışıklarıyla süslenmiş gibi geldi bir an. Yanıp sönen renkli lambalar bıçağın keskin sırtında dolanıyordu. Sağ kaşım havalanırken dudağımın sağ kenarında hoş bir tebessüme eşlik etti. Sessiz, ağır ve emin adımlarla  salona geri döndüm. Heyecan olsun diye de bıçağı saklamayı unutmadım.

Arkadaşımın yanına oturdum, sol elimle yağlı saçlarını düzelttim. Omuzlarını başı ile bağlayan o güzel boynuna ufak masaj hareketleri yaptım. Kendini sahibine teslim eden kedinin huzuru temsil eden hırıltısı gibi ses. Ben mutlu, arkadaşım mutlu, herkes mutluydu sanki. Saklanan bıçağı kullanmanın vakti geldi. Kaçırılmaması gereken anlardan biridir bu! Kaçırmadım. Sağ elimle bıçağın en güzel yerinden kavrayarak tüm gücümü koluma verdim. Boğazın en güzel köşesinde yeteri kadar derinlikte bir kesik. Noel ışıltılarına dans ederek eşlik eden kırmızı damlalar. Arkadaşımın yüzünde tebessüm.

İsteği üzerine kafasını alıp saçlarını yıkamaya götürdüm. En sevdiği şampuanı kullandım. Gözlerinin yanmaması için gereken ihtimamı gösterdim. Arkadaşım için her şeyi yaparım! O benim için çok değerli ve hep öyle kalacak.

 

Paylaş:

Bir Cevap Yazın